Şiddet sarmalıyla yüzleşmek

Canan GÜLEÇ

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi  Doç. Dr. Rüçhan Uz, eğitim dünyasındaki saldırı ve zorbalıkları “Okullarda Şiddet” adlı bir kitapla gündeme taşıdı. Bu alanda öğretmen adaylarına ders de veren Uz, Derin Maarif eğitim dergisine yaptığı açıklamada sorunun çözümüne dair şunları söyledi: “Bu sorun bütünsel bir bakış açısıyla çözülmek zorundadır. Şiddet yok edilemez belki ama azaltılabilir. Bunun için öğretmen adayı öğrencilerimize okulda yaşanan şiddet olaylarının azaltılmasında neyi, nasıl, kimlerle yapması gerektiğini öğretiyoruz. Öğretmenlerin, velilerin, yöneticilerin, yapabileceklerinin yanı sıra öğrencilere yönelik uygulamalar da ders içeriğinde yer alıyor. Akran arabuluculuğu olarak nitelendirdiğimiz barışçıl çözüm yolu, öfke kontrolü, çatışma çözme ve sosyal beceri öğretimi de bunlar arasında yer alıyor.”

dig

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Eğitim Fakültesi’nde “Okullarda Şiddet ve Zorbalığın Önlenmesi” adıyla ders veren Öğretim Üyesi Doç. Dr. Rüçhan Uz, bu alandaki deneyim ve gözlemlerini “Okullarda Şiddet” başlıklı bir kitapta topladı. BUÜ Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Eğitim Programları ve Öğretim Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Rüçhan Uz, dünyada ve Türkiye’de hayatın her alanında şiddetin giderek arttığını, çocukları ve gençleri geleceğe hazırlama görevini üstlenen okulların da bundan nasibini aldığını, bir eğitimci olarak bu gidişattan büyük kaygı duyduğunu söyledi.

EN ÖNEMLİ GÖREV ÖĞRETMENLERİN

Okullarda şiddeti önlemede en önemli görevin öğretmenlere düştüğünü belirten Doç. Dr. Rüçhan Uz, öğretmen yetiştiren bir eğitimci olarak bu sorunun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla bir ders içeriği oluşturduğunu kaydetti. Psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin şiddet ve zorbalığın önlenmesinde büyük rolü olduğuna işaret eden Doç. Dr. Rüçhan Uz, yapılan araştırmaların bu alanda çalışanların kendilerini yeterli hissetmediklerini ortaya koyduğunu, bu konuda öğretmen adaylarının eksiğini gidermek istediklerini anlattı.

Doç. Dr. Rüçhan Uz, okulları şiddetten arındırmak için okulu bir bütün olarak ele alan çeşitli önleme programları geliştirildiğini, bu programları uygulamak üzere öğretmenlere, okul yöneticilerine, anne-babalara ve öğrencilere verilecek eğitimler  sayesinde çözüme ulaşmanın mümkün olabileceğini söyledi. Çeşitli nedenlerle okullardaki şiddet ile ilgili verileri elde etmede yetersiz kalındığını hatırlatan Doç. Dr. Uz, “Bu sorun bütünsel bir bakış açısıyla çözülmek zorundadır. Şiddet yok edilemez belki ama azaltılabilir. Bunun için öğretmen adayı öğrencilerimize okulda yaşanan şiddet olaylarının azaltılmasında neyi, nasıl, kimlerle yapması gerektiğini öğretiyoruz. Öğretmenlerin, velilerin, yöneticilerin, yapabileceklerinin yanı sıra öğrencilere yönelik uygulamalar da ders içeriğinde yer alıyor. Akran arabuluculuğu olarak nitelendirdiğimiz barışçıl çözüm yolu, öfke kontrolü, çatışma çözme ve sosyal beceri öğretimi de bunlar arasında yer alıyor” dedi.

AVRUPA BİZİM RAKAMLARIMIZI DEHŞETLE İZLİYOR

Yaklaşık 20 yıl önce AB öğretim görevlileri programı kapsamında Çek Cumhuriyeti’ne gittiği konferansa dair görüşlerini paylaşan Uz, şunları söyledi: “Toplantının konusu öğrenciler arası zorbalıktı. Oraya gidince gördüm ki; bu konuya çok önem veriyor, sorunu çözmeye çalışıyorlar ki önlerindeki örnek vaka sayısı da oldukça az. Bu durum bile onlar için büyük konferanslar düzenlenecek kıymette. Ben sunum yaptığım zaman, aktardığım rakamlara gösterilen tepkileri görünce ülkemizdeki durumun ciddiyetini fark ederek bu alana yoğunlaştım. Araştırdıkça çok fazla boyutu olduğunu gördüm. 2007’de ilk yayınımı yaptım ve okullarda bu alanın ders olarak açılması gerektiğini fark ettik. Bu konu PDR alanına giriyor ve önemli ama diğer bölümlerden de tercih edenler oluyor. Kitapta seçtiğimiz haber örnekleri de var. Bir tartışma programında öğretmenin ‘hep öğrenciler konuşuluyor, biz de tehdit altındayız’ demesi üzerine bakış açım da genişledi. İlk yaptığım araştırmada Bursa’nın ilçelerinde yaptım ve yayınlarken adlarını saklamak zorunda kaldım çünkü bazı bölgelerde bu olaylar çok ciddi boyutlara varıyor.”

İSTATİSTİKLER OBJEKTİF HAZIRLANMALI

Yazdığı makaleyi okuyan Avrupalı bir akademisyenin, “çok yeni öğretmenken öğrenciye kızıp bir tokat vurdum” alıntısına tepki gösterdiğini belirten Uz, “O cümlenin üzerini çizmiş ve ‘böyle bir şey olamaz, gerçek dışıdır’ notu düşülmüş. Oysa bunlar maalesef gerçek. Bir dönem öğretmen olarak askerlerden destek alınmış, asker kökenli disiplinli bir kişinin okulda çocuğa bunu uygulamadığını düşünmek inkardır. İstatistikler ne kadar sağlıklı bunu da düşünmeliyiz. Öğrencinin öğretmene saldırısı kayda geçiyor ama öğretmenin öğrenciye şiddeti ya da idarecinin öğretmene mobingi kayıtlara ne kadar sağlıklı yansıyor. Ya da öğrenciler arasındaki bıçaklı tartışmalar bile ufak tefek itişmeler olarak kıyıda kalabiliyor. Bunların hiçbirini detaylı bilmiyoruz.” dedi.

ŞİDDET OKULDA ÖNLENEBİLİR Mİ?

Şiddet konusunun daha çok PDR alanında yer tuttuğunu belirten Rüçhan Uz, derslere dair, “6 senedir bu dersi veriyorum. Konu popüler oldukça PDR’nin de konularında daha çok yer edinmeye başladı. Bu konunun ötesinde şu da var, okullarda şiddeti önlemeye yönelik okul programları var. Bunun için veli- öğrenci- öğretmen ve idareciler ayrı ayrı programa alınıyor. Bu uygulamaların yaygınlaştırılması için eğitim fakültelerinde öğretmen adaylarına ders açılabilir ve göreve başlamış öğretmenlere seminerler verilebilir.” dedi.

SOSYALLEŞMEK ŞİDDETİN BARİYERİDİR

Yeni çalışmasında velilerin öğretmen ve idarecilere baskısını çalışmak istediğini anlatan Uz, insan doğasının parçası olan saldırganlık nedeniyle şiddetin tamamen yok edilemeyeceğine dikkat çekerek şu önerilerde bulundu: “Şiddet saldırganlık kavramı altında bir alt kavram. İnsan doğasında saldırganlık var ve bu nedenle şiddet tamamen kaybedebileceğimiz bir durum değil ama okulda olmaması gerek. Şiddeti önlemek için akran arabuluculuğu denilen bir uygulama var. Yetişkinler hiç araya girmeden öğrencilerden arabulucu eğitimi almış çocuklar arkadaşlarını uzlaştırıyor. Çatışma çözme teknikleri kullanılabiliyor, şiddeti davranış biçimi haline getiren öğrencilerde öfke kontrol eğitimi uygulanır. Araştırmalar gösteriyor ki; çocuk bazı sosyal becerilerden yoksunsa saldırganca davranıyor. Bu durumda da çocuklara sosyal beceri eğitimini kullanıyoruz.”

ŞİDDET OKUL SERVİSİNDE BAŞLIYOR

Okul çalışanlarının da öğretmenler kadar çocuklara dair gözlemleme becerisi kazandırılmış kişilerden seçilmesi gerektiğini savunan Uz, akran zorbalığının okul servislerinde yaşanmaya başlandığına dikkat çekerek “Her gün beslenmesine, harçlığına, oturmak istediği koltuğa el konulan öğrenciler var. Bu olayların ciddiyetini okul personelinin de kavraması gerek” dedi. Öğretmenlerin öğrencileri daha rahat gözlemleyecek vakti kalmadığını da belirten Uz, şu uyarılarda bulundu: “Öğretmenin haftada 30 saat yerine daha az dersi olursa, öğrencisini gözlemleyecek kadar vakti olursa şiddeti önceden fark edip çözebiliriz. Çocuğa sorarsanız ‘yok’ der zaten. Akran zorbalığı her gün harçlığını beslenmesini alacak seviyede, ya da öğretmenini internetten izleyen, eşyasına zarar veren, kadın öğretmen ya da kız öğrencinin merdiven altından görüntüsünü çekip bununla tehdit eden boyutlarda. Ailelerin de farkındalık geliştirmesi gerek.”

DOĞRU MİMARİ İNSANLARI SAKİNLEŞTİRİR

Okul güvenliğinde mimarinin doğru kullanımının da önemli etkisi olduğunu vurgulayan Uz, şu bilgileri aktardı: “Okulların yapımı sırasında mimari anlamda denetimler yapılıyor tabii ama bir de şu var; yetişkinlerin olduğu yerlerde şiddet olayları daha az görülüyor. Çok kıyıda köşede kalmış, kimsenin girmediği dar karanlık yerlerin okul mimarisinde olmaması gerekiyor. Okul güvenliklerinin mutlaka görevde olması, polis ve eğitmenlerin sürekli gözetimde olması gerekiyor. Bazen gazete haberleri ya da televizyonda izliyoruz, okula girip saldıran öğrenciler, veliler. Dolayısıyla okul güvenliği ayrı bir başlık. Okullarda ciddi birimler görev almalı, kamera sistemi, mimari yapı çok önemli. Okul binalarının yapısal etkisi de gözden kaçırılmamalı.”

MEDYA, SORUMLULUKLARINI FARKETMELİ

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi  Doç. Dr. Rüçhan Uz haber dili ve dizi içerikleri konusunda medyanın da duyarlı olması gerektiğini şu sözlerle anlattı: “Belli yaş gruplarının televizyonda bazı programları izlemesi ve çıkarım yapması çok tehlikeli. Son zamanlarda halen süren bazı diziler var, kimlik arayışında olan gençlere sadece hukuki değil farklı yollarla sorununu çözeceği mesajını veriyor. Yetişkinler izlediğinde yapacağı çıkarımla ergen ya da çocuk izleyince yapacağı çıkarım aynı olmayacaktır. Dolayısıyla bunların aileler tarafından kontrol edilmesi gerek. Ailecek farklı kanallar izlenebilir, çocuğa başka uğraşlar kazandırılabilir. Bunu devlet denetleyemez. Bunun haricinde, bu tür olaylarla karşılaşıldığında bir yetişkine haber verilmesi gerektiğine dair çocuğa yönelik kamu spotu olabilir. Medya çok fazla gündeme getirdiğinde ergenlerin ‘ben de yaparım’ gibi bir sonuç çıkarımı olabiliyor. Bu nedenle biraz sınırlı tutulması gerekiyor. Ergenler arayış sürecinde doğru yöne kanalize edilmezse yanlış davranışlarla ilgi görmeye çalışacaktır. Son dönemde kanunlara aykırı davranan 2 polisi anlatan bir dizi var, bunu örnek alan çocuğa ne anlatabiliriz. RTÜK işaretleri var ama ailelerin dikkat etmesi gerek. Çocukların uyku saati başlamadan, çocuk seyirci için uygun olmayan yayınlar başlıyor. Bir de ellerindeki akıllı telefon ve tabletle çocuklar her şeyi görüyor. Engelleme yasaklama sınırını aştık. Neyin iyi kötü olduğunu ailelerin vermesi gerek. Öyle bir eğitim verirsiniz, çocukla o kadar yakından ilgilenirsiniz ki çocuk her kanal açık olsa da izlemeye gerek duymaz. Çocuklardan bazıları kötü davranışı tenkit ederken birkaçı da yapmayı deniyor.”

DİSİPLİNLER ARASI EĞİTİM ZAMANI

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde “Eğitimde Yeni Yönelimler” dersini de veren Rüçhan Uz, bu ders içerisinde dünyada ve ülkemizde gündeme gelen yeni öğrenme yöntemleri üzerinde durduklarını anlattı. Uz, son zamanlarda disiplinler arası öğretim metodlarının gündeme alındığını belirterek şunları söyledi: “Mesela MEB’in de üzerinde durduğu STEM-STEAM gibi konular, bir disiplinler arası eğitimdir. Son yüzyılda disiplinleri ayrı ayrı öğrettik. Kimya-fizik-biyoloji notları ayrı ayrı iyi olabilir ama çocuklar bunların hepsini birleştirmeyi yüksek lisans ya da doktorada öğreniyorlar. Oysa ilkokulda fen bilgisi diye bir ders var ve lisede de o şekilde bir yol izlenmeli, öğretmenlerin işbirliği ile ortak bir yol takip edilmeli. Yapay zeka da o yönde gelişiyor, farklı bilim dallarındaki insanlar işbirliği yaparlarsa artık teknoloji gelişiyor. Tek bir disiplinin bilgisiyle yapabileceğimiz yüzyılda değiliz. Bu nedenle çocukları da ona göre yetiştirmemiz gerekiyor. Bunun yanında robotik kodlama dersleri var. Biz yeni yönelimler dersinde bunlara eğiliyoruz. Yüzyıl başında ortaya çıkmış ‘summer hill’ yani şimdilerde süper kampa dönüşmüş uygulamalar var. Öğrencileri bunlardan haberdar ediyoruz, dünyada neler oluyor, öğretmenler bu yenilikleri nasıl takip etmeli ve 2023 vizyonu da bu dersin konularından biri. Milli eğitim nasıl bir eğitim sistemi öngörüyor, bu anlatıyoruz. Eğer biz eğitim fakültelerinde çocuklarımızı bu vizyonla yetiştirmezsek okullara çok sınırlı bir dünya görüşüyle gitmiş olurlar ve neyle karşılaşacaklarını bilemedikleri için de uyum süreçleri sancılı olur.”

“DEĞERLER EĞİTİMİNİ İHMAL ETMİŞTİK”

Orman eğitimi ve teknolojik gelişimin bir arada verilmesi gerektiğini savunan Uz, doğacı zeka ve doğal öğrenme yöntemlerini şu açıklamalarla hatırlattı: “Bizim ihmal ettiğimiz konular vardı, değerler eğitimi gibi. Teknoloji elbette önemli ama insana dair duyguları, insani yönleri ortadan kaldırdığımızda eksik kalırız. Doğa bizsiz çok şey yapabilir ama insan doğasız bir şey yapamaz. J.J. Rousso, Emilie kitabında bahseder çocukların doğada yetişmesi gerektiğinden. Bizler de yeni yeni okul bahçelerinde toprakla çalışmaya, kompost hazırlamaya başladık artık. Doğal öğrenme şeklidir doğada öğrenme. Çünkü yaşamak için öğrenirsiniz. Kodlama kadar doğayla haşır neşir olmak gerekir. Çocuklar çileğin- fasulyenin ağaçta yetiştiğini sanıyor. Howerd Gardner’in çoklu zeka tanımında doğacı zeka kavramı da vardır. Kent yaşamı doğayla olmayı engelliyor ama kırsal kesimde doğayla barışık yaşamak çok önemli ve ruh sağlığını da destekleyen konudur.”

“KENDİ EĞİTİM MODELİMİZİ GELİŞTİRMELİYİZ”

Farklı ülkelerden başarılı uygulanan eğitim yöntemlerini alıp uygulamanın aynı sonuç vermeyeceğine de değinen Uz, “Artık kendi modelimizi oluşturmalıyız, dünyanın pek çok ülkesindeki modelden esinlenebiliriz ama biz farklı bir kültürüz.” dedi. Uz, Türkiye’nin kendi başarı formülünü yazması gerektiğini şu sözlerle anlattı: “Demokrasiye ilişkin deneyimimiz var ama bir yanımız da geleneksel. Biz Finlandiya gibi az nüfuslu küçük ülkelerden model alamayız. Bizim çok genç ve kalabalık bir nüfusumuz var. Bu nüfusu yetiştirmek için kendi modelimiz olmalı. Kültürümüz ve özelliklerimiz farklı. Sosyolog psikologlar ve yöneticiler birlikte çalışmalı. Bizler eğitimci olarak elbette biliyoruz doğru yöntemin ne olması gerektiğini ama böyle bir işbirliği olmadan uygulamaya geçmek mümkün değil. Bu modelin içinde sınıfları sayıca azaltıp mekan olarak büyütmeliyiz, okul bahçelerini genişletmeliyiz. Eğitime 3 kat ayrı bütçe ayırmamız, öğretmenleri sıradan memur gibi düşünmemek gerekiyor. Onları herhangi bir çalışan grubu gibi göremezsiniz. Çocuklara davranış biçimi ve öğretim kalitesini arttırmak için onlara hem eğitim döneminde hem de mesleğe başladıklarında meslek içi destekle değer vermeliyiz.”

 

 

İlginizi Çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir