Biz hep böyle değildik

Kıtalar ayrıldı, sular çekildi, nesiller tükendi… Dünyanın varoluşundan bu yana yalnızca değişim değişmedi. İnsanoğlu ise hep daha ileri gitmek, daha iyisini yapmak için çabaladı. Bugün, geçmiş yıllara oranla çok daha iyi arabalara biniyoruz, ticaretimiz uluslararası ve ekonomik anlamda da yaşayış biçimimiz de çok daha iyi durumdayız. Çok geriye gitmeden 1800’lü yıllara baktığımızda benzinle çalışan ilk araç 1887 yılında yapılmıştı, bugün o aracın çok çok ilerisindeyiz. Hemen öncesinde 76 yılında ise telefonun icadı gerçekleşmişti ve günümüzdeki telefona bakınca ilkiyle arasında hiçbir benzerlik yok işlevi bakımından bile. Ve o yıllarda elektrik ağı zayıf, çoğu evde su akmaz, altyapı hizmetleri yetersiz, uluslararası ticaret zayıfken tabii günümüze göre, çağımıza geldiğimizde muazzam bir ilerleme ve gelişme kat etmiş gibi görünüyoruz. Eski günlere göre refah seviyemiz tavan yapmış durumda, o zamanlar deterjan bulamayıp tabak çanak ne varsa külle yıkayan insanların torunları şimdilerde bir düğmeye basarak bulaşıkların yıkanmasını sağlıyor. Gerçekten muazzam bir değişim. Fakat her alanda böyle istikrarlı bir şekilde ilerledik mi gerçekten? Gözle görünen her alanda bir ilerleme kat ettik evet ama ya göremediklerimiz? Göremediğimiz birçok değer, azalarak yok oldu ve biz bunu fark etmedik çünkü görünen ilerleyişimizin sarhoşluğu sarmıştı dört bir yanımızı.

Camilerde ulu orta yerde duran sadaka taşlarına para bırakanlar ve o sadaka taşlarından yalnızca ihtiyacı kadar alan, fazlasına dokunmayanlar bizim atalarımız değil miydi? Dedelerimiz, büyük dedelerimiz… Gel gör ki bugün şadırvandaki muslukları zincirlemek zorunda kalan cami yönetimleri var çünkü birileri muslukları çalıp hurdacıya satıyor. Tekrar etmek istiyorum, abdest aldığımız muslukları çalıp hurdacıya satıyorlar maksimum üç kuruş için.


Sonbahar’da geri dönemeyen muhtaç leyleklere yardım için kurulan dünyanın, ilk hayvan hastanesi Bursa’daydı; ‘Düşkün Leylekler Evi’, bugün ben kapımın önüne biraz mama döktüğümde tedirgin oluyorum biri çıkıp da “etraf pisleniyor” diyecek diye. Oysa atalarımız nasıl da değer verirmiş hayvanlara. Dolmabahçe’de kuş, Üsküdar’da kedi hastaneleri açarak yardıma muhtaç hayvanları şefkatle iyileştirirlermiş. Biz onların torunlarıyız ve bugün hayvanların çektiği eziyetlere, onları koruyamayan yasalara bakıyorum da gerçekten 1700-1800’lerden bu yana vicdan konusunda epey gerilemişiz. Merhamet bakımından da dibi gördüğümüz söylenebilir tabii. Haberlerde muhakkak görmüşsünüzdür mahallesinde hayvan beslediği için şiddete maruz kalan insanları oysa Osmanlı’da hayvan beslemek bir meslekti; ‘Mancacılık’ bu mesleği icra edenlere vatandaşlar yem alır verir yahut yemin parasını verir, Mancacı da vatandaştan aldıklarıyla şehirdeki hayvanları beslerdi. Hatırlarsınız İstanbul Maslak civarında yaklaşık 15 domuz insanların attığı poğaçaları yiyerek besleniyor. Şehrin göbeğindeler çünkü ormanlık alanda yiyecek bulamadılar tabii bu noktada aslında bizim ormanlık alanı şehrin göbeği haline getirmiş olmamız da tartışmaya açık bir konu fakat şuan bunu tartışmayacağım. Mancacıların bir diğer görevi de özellikle kış aylarında yabani hayvanların aç kalıp şehre inmemesi için dağ eteklerine et ve kemik bırakarak yaban hayatını beslemekti. Bugün bırakın insanların kapılarına hayvanlar için su ve mama bırakmasını, bırakanları da azarlıyorlar.


Dönemin şartlarından dolayı binek hayvanlarının el üstünde tutulmasının normal olduğunu düşünebilirsiniz nihayetinde onlar sayesinde mal taşıyor ve onlar sayesinde yolculuk edebiliyorlardı ancak kanun çerçevesinde korunanlar ya da Mancacılar tarafından beslenenler yalnızca binek hayvanları değildi. Örneğin kuş yuvasını bozmak büyük bir suç hatta günah sayılırdı ayrıca geçenler haberi görmüşsünüzdür yaralı eşeği vicdansız sahibi ormanlık alanda ölüme terk etmiş, hayvanseverlerin bulmasıyla hayatı kurtulmuştu. Oysa Osmanlı’da gücünden yararlanılan büyük baş hayvanlar yaşlanıp iş göremez hale geldiğinde satılmaz ya da kesilmez, ölünceye kadar iyi bakılmaları için maaş bağlanırdı. Bugün yaşlanan eşekler, sakatlanan atlar, iş göremez hale gelen boğalar hoop kesimhaneye sucuk olmaya gönderiliyor tabii sahiplerinin biraz olsun insafı varsa. Yoksa az evvel bahsettiğim gibi bir ormanlık alana atılarak ölümü bekliyorlar aç ve susuz…


Kuyruğu, kulağı, bacakları kesilen hayvanlar vahşice öldürülüyor ve televizyonlarda sosyal medyada sürekli haberleri dönüyor bunu gören şiddete meyilli çocuklar ve ergenler de benzer fiilleri yapıyor, hayvanları taşlıyor kuyruğuna basıyorlar. Çocuklar toplumumuzun geleceğiyse ve bu derece merhametsiz yetişiyorlarsa gelecek adına endişelenmemizin tam vakti. Hayvanlara zarar vermenin dişe dokunur bir cezası yok ama ben zaten ‘testi kırıldıktan sonra ne yapmalı’ yerine ‘testinin kırılmaması için ne yapmalı’ üzerine düşünmek gerektiğine inanıyorum. Bu durumda hayvanları koruyacak bir yasaya gerek yok mu yani? Hayvanların kanunlarda mal değil can olarak yer almasını, hayvana tecavüzün kabahat değil cinsel saldırı olarak nitelendirilmesini ve buna yönelik caydırıcı hapis cezalarının yürürlükte olmasını fazlasıyla istiyorum.

Fakat neden tüm enerjimizi hayvanların zarar görmesini önlemek yerine hayvanlara zarar verildikten sonra yapacaklarımıza harcayalım ki? Cezalar elbette olmalı ama suçu önleyici çalışmalar her zaman çok daha önemli zira bir hayvan öldükten sonra failin alacağı hiçbir ceza onu geri getirmeyecek. Dolaysıyla eskiye dönmeli, hayvan sevgisini, hayvana merhameti yeniden benimsemeliyiz. Esasen çocuklara hiçbir değeri öğretmemiz gerekmiyor zira rol model aldıkları ebeveynleri ne yaparsa çocuklar da onu yapar.


Şiddetin en zayıf halkası hayvanlar olsa da bu şiddet günün birinde bir çocuğa ya da bir kadına ya da daha zayıf bir erkeğe dönecektir. Bu sebeple medya tarafından çocukların benliğine tohum halinde yerleştirilen şiddetin yeşermeden kurutulması gerekir. İşte bu yüzden toplum olarak şiddeti önleyici formüller geliştirmek zorundayız. Zira şiddet hiçbir zaman bireysel bir suç ya da sorun olmadı. Şiddet her zaman toplumsal bir sorundu ve öyle olmaya da devam edecek. Şiddetin yaygın olduğu bir toplum kesin bir dille sorunlu ve içten içe çürümeye mahkum bir toplumdur. Bu nedenledir ki, çocuklarımız sokaklarda bir kediyi görüp sevmek için koştuğunda –hayvan gerçekten kötü durumda değilse- bırakın sevsin. Bir kedi, kendisine zarar vermeyeceğinden emin olduğu insanları asla tırmalamaz, çocuğunuz kediye doğru koştuğunda çığlıklar atıp çocuğu kediden uzaklaştırmak yerine ona hayvanı incitmeden nasıl seveceğini gösterin ki tırmalamasın. Çocuklarınızı hastalık kapar gibi anlam veremediğim bir bahaneyle –alerjisi yoksa tabii- hayvanlardan uzak tutmak yerine hayvanlarla iç içe yetiştirin. Bu memleketin merhametli çocuklara ihtiyacı var. Eskiden hayvanlara karşı bu denli merhametsiz, bu denli acımasız değildik. Eğer tüm çocuklarımızı kalbi güzel bir şekilde yetiştirebilirsek belki gelecekte de hayvanların razı olduğu bir toplum olmayı başarabiliriz.

İlginizi Çekebilir

Özhaseki CHP’ye sert çıktı

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, CHP’li belediyelerde işten çıkarmalar yaşandığını belirterek “İdeolojik takıntı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir