Çocuklar hayata hazır mı?

Duygusal öğrenmenin akademik başarıdan daha önemli olduğunu vurgulayan eğitimci Barış Sarısoy ile Derin Maarif dergisi için çocukların geleceğini konuştuk. Sarısoy, duygusal öğrenmenin çocukları hayata hazırlamakta etkili olduğuna dikkat çekerek, “Çocuklar bir akvaryumun içinde yüzüyorlar, bizim tek temennimiz de akvaryumun içerisinde çok iyi yüzücü olmaları. Fakat akvaryumda çok iyi yüzücü olmaları, denizde de iyi yüzebilecekleri anlamına gelmiyor” dedi.

Canan GÜLEÇ

Üzerine seminerler verdiğiniz temel konumuzla başlayalım sohbetimize, duygusal öğrenme nedir?

Duygusal öğrenme, aslında duygusal zekânın ve bu zekâ alanı gelişiminin eğitimle buluşmuş hali diyebilirim. Konuyu teorik anlamda biraz açacak olursak, duygusal zekânın, kendi içerisinde tarif ettiği beceriler açsından farklı boyutları var.  Bu boyutlar farklı uzmanlar tarafından modellenmiş, farklı farklı şekillerde yapılandırılmış. Fakat kişisel yetkinlikleri de ortaya koyması açısından en elle tutulur hali Daniel Goleman’ın 1997 yılında ortaya koyduğu modeldir. Bu duygusal zekâ modeli beş boyuttan oluşur. Bu boyutlar: Öz bilinç, öz yönetim, empati, sosyal beceriler ve motivasyon şeklindedir. Beş boyut altında tanımlanan birçok duygusal zekâ becerisi var. Eğer çocuklara sunduğumuz öğrenme yaşantıları yoluyla duygusal zekâ becerililerini geliştirebiliyorsak, duygusal öğrenme ortamını yaratmış oluyoruz.  Kısacası, duygusal öğrenmeyi duygusal zekâ becerilerini geliştiren öğrenme yaşantıları olarak tanımlayabiliriz.

Duygusal öğrenme neden akademik başarının ötesine geçmeli?

Son 20 yıldır duygusal zekâ becerilerinin gerçek yaşamda ne derece önemli olduğunu ortaya koyan çok farklı araştırmalar yayınlandı. Araştırma sonuçlarının çoğu, IQ yani akademik zekâ becerilerinin, kişinin gerçek yaşam başarısı noktasında iyi bir yordayıcı olmadığını göstermiş oldu. Hatta gerçek yaşam başarısı anlamında, duygusal zekâ becerilerinin akademik zekâ becerilerinden daha iyi bir gösterge olduğu da defalarca ortaya koyuldu. Yani ezberlerimiz bozuldu diyebiliriz.

Bütün bu sonuçlara rağmen sistemimizin tamamı, öğretim programlarımız, birçok okul ve eğitimci hala akademik gelişime odaklanıyor. Bir öğrencinin okul hayatındaki başarısı akademik başarısıyla özdeş tutuluyor. Yani çocukları yaşam sınavına hazırlarken ezberlediğimiz yerden çalıştırmaya devam ediyoruz.

Çocuklar bir akvaryumun içinde yüzüyorlar, bizim tek temennimiz de akvaryumun içerisinde çok iyi yüzücü olmaları. Fakat akvaryumda çok iyi yüzücü olmaları, denizde de iyi yüzebilecekleri anlamına gelmiyor çünkü denizde karşılaşabilecekleri çok farklı değişkenler var. Denizde yüzmeye uygun beceriler, ancak bu çok değişkenli denizin içerisinde yüzerek gelişebilir. Bu metaforu gerçek hayata taşıdığımızda, çocukların gerçek yaşam denizinde hem sosyal hem de duygusal tatmin ve başarısı için duygusal zekâ becerilerini geliştirmesi gerektiğine vurgu yapabiliriz.

SINAV GERÇEĞİ ÖNÜMÜZÜ TIKIYOR

Öğretmenler ve aileler duygusal öğrenmenin farkında mı yoksa akademik başarıyı mı daha öncelik olarak görmekteler?

Biraz önce de bahsettiğim gibi, maalesef akademik başarının hala çocuğun yaşam başarısını belirlediğiyle ilgili yanlış bir mitimiz var. Bu konuyla ilgili yayınlanan onlarca araştırma ve uzmanlar tarafından söylenilen yüzlerce söz ebeveynlerin, öğretmenlerin duygusal öğrenme ve duygusal zekâ becerilerinin önemi konusundaki farkındalıklarını olumlu yönde etkiliyor tabi.  Fakat dönüp dolaşıp “Bizim ülkemizin de bir sınav gerçeği var.” noktasında hep birlikte tıkanıyoruz. Evet, ülkenin bir gerçeği var ama bu hayatın gerçeği değil. Çocukları hayatın gerçeklerine hazırlamak isteyen herkesin buluşması gereken yer duygusal öğrenmedir. Duygusal öğrenme süreciyle gelişecek duygusal zekâ becerilerinin, çocuğun akademik başarısını da olumlu yönde etkilediğiyle ilgili bir gerçek de var. Sonuçta çocuğa bir sınavı kimse zorla kazandıramaz, çocuk sınavı kendisi kazanır. Bunun için de öz yönetim gerekir. Bu bir sınav olsun, bir proje olsun, mülakat olsun oturup saatlerce çalışmak, kişinin kendi oto kontrolüyle mümkündür. Duygusal zekânın en önemli boyutlarından biri olan öz yönetime sahip bir insan, her alanda kendine koyduğu başarı çıtasına ulaşabilir bence. Bundan dolayı erken yaşta, yani okul öncesi ve ilkokul döneminde çocuklarda geliştireceğimiz duygusal zekâ becerileri, akademik zekâ becerilerinden çok daha büyük öneme sahiptir.

Sonuç olarak: Bu kadar çok dert edinilmesine rağmen çocuğun notları ve akademik başarısı, kim olduğunu ve gerçek yaşamda neler başarabileceğini belirlemeyecek. Ama duygusal zekâ becerileri belirleyebilir. Bundan dolayı hepimizin duygusal öğrenmeyi, akademik başarıdan daha çok dert edinmemiz gerekir.

Peki, çocukların duygusal zekâ becerilerini nasıl geliştirebiliriz?

Bu sorunun en kısa ve net cevabı “Duygusal öğrenme ortamları yaratarak” olacaktır. Çocuklar için en iyi duygusal öğrenme yaşantısı ise oyundur. Çocuklar özellikle serbest oyunda duygusal zekâ becerilerinin birçoğunu geliştirebilecekleri fırsatla karşılaşırlar. Oyun çocukların deneyimledikleri ilk toplumsal kurumlardır. Çocuklar bu toplumsal kurumlar içerisindeki etkileşimlerde sosyal ve toplumsal becerilerini geliştirirler. Çocuklar genellikle oyunlar içerisinde kendi ilgi ve becerilerine dayalı etkinliklerde yer almayı tercih ederler. Bu da onlar için bir kendini tanıma, ilgi-eğilimlerini fark etme ve öz değerlendirme fırsatı oluşturur. Ayrıca bir oyun sürecinden çocukların haz alabilmesi için o oyunun kurallarına uygun davranmaları gerekir. Çocuklar oyunlarının bozulmasını ve oyunbozanları asla sevmezler, bu konuda çok acımasız davranabilirler. Bundan dolayı oyun içinde yer almak ve oyunun verdiği heyecan, keyif ve mutluluktan payını almak isteyen her çocuk kendisini yönetmek durumundadır. Bütün bu deneyimlerin geliştirdiği becerilere şöyle bir baktığımızda duygusal zekâ beceriyle yakından ilişkili olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çocukların doğarken iç-güdüsel olarak yanlarında getirdikleri oyun ihtiyaçları, onları doğal yollarla duygusal öğrenme sürecine sokar.

Bunun yanında duygusal zekâ becerileri her yaşta ve eğitimin her alanında geliştirilebilir.  Özellikle çocuklara sunduğumuz eğitim yaşantılarında, bol bol aktif öğrenme ve oyun temelli öğrenmeye yer vermek duygusal becerilerinin gelişimine katkı sağlar. Ayrıca çocuklara sunduğumuz öğretim programları ve öğrenme yaşantılarını yapılandırırken duygusal zekâ becerilerini nasıl daha iyi geliştirebilirim sorusunu sorarak ilerlemek çocuklara duygusal öğrenme ortamları sağlamak için ön koşulumuzdur.

OYUNSUZ ZAMANLAR, DUYGUSAL ÖĞRENME ÖNÜNE DUVAR ÖRÜYOR

Değişen çağda çocuklar duygusal öğrenmenin en iyi yolu olan oyun fırsatını ne kadar çok elde edebiliyorlar?

Son dönemlerde yapılan bir araştırmada anne babalara, çocukken kendilerinin açık alanda oyun oynayarak harcadıkları vaktin yarısı kadar çocuklarının açık havada oyun oynayarak vakit geçirip geçiremediğini soruyorlar. Ebeveynlerin %85’inden “hayır” cevabını alıyorlar. Bütün seminerlerimde aynı soruyu soruyorum ve benim oranlarım biraz daha farklı çıkıyor. Katılımcıların neredeyse %99’u, çocuklarına kendi çocukluk dönemlerindeki kadar açık havada oyun oynayarak vakit geçirme fırsatı sağlayamadıklarını söylüyorlar. Son on yıldır giderek artan bir şekilde serbest oyun çocukların hayatından çıkmaya başladı. Sadece ülkemiz değil dünyanın birçok yerinde durum böyle. Çocukların birey olmakta zorlanmalarını ve psikolojik problemlerindeki artışları bu durumun temel etkileri olarak ifade edebiliriz. Böylelikle, çocukların çok doğal yolla geliştirdikleri duygusal zekâ becerileri gelişimlerinin önüne duvarlar örülmeye başladı. Tabi bu sorunun oluşmasındaki en temel problemler şehirleşeme ve betonlaşmanın giderek artması ve çocukların daha korunaklı aile yapılarının içerisinde yetişmek zorunda kalması olduğunu söyleyebiliriz. Bundan dolayı okullarda çocukların serbestçe oyun oynayabildikleri zamanlara yani teneffüslere daha çok zaman ayırılmalı, biraz önce ifade ettiğim gibi ders süreçlerinde oyun temelli öğrenmeye daha çok yer verilmelidir. Doğanın çocuğa sağladığı duygusal öğrenme süreci kadar etkili olmasa da bunlar çocuğun duygusal zekâ becerilerini destekleyecek uygulamalardır.

Eğitimde öncü sayılacak başarılı ülkelere baktığımızda, duygusal öğrenmenin onların uygulamalarındaki yeri nedir?

Duygusal zekâ gelişimi için uluslararası bağlamda yapılan uğraşlar incelediğinde, duygusal zekâ becerilerinin gelişimine, en az öğrencinin akademik gelişimi kadar önem verildiği ve bu becerilerin geliştirilmesi için farklı eğitim programları geliştirildiği göze çarpmakta.

Uluslararası anlamda en çok isminden söz ettiren duygusal zekâ gelişim programı ise “Social and Emotional Learning (SEL)” adı altında bir araya toplanmış ve sistematik bir şekilde okul programlarında yerini almaya başlamış durumda. Bunun dışında birçok ülkede uygulanan “Self Science” (öz bilim) dersleri, en çok bilinen duygusal zekâ gelişim programlarından birisi.

EMPATİ VE SOSYAL BECERİLERİN DESTEKLENMESİ ÖNEM TAŞIYOR

“Çekirdek satarken öğrendiklerim” içerikli bir yazınız var. Bu deneyimden kısaca bahseder misiniz; size okul sıralarında alınacak akademik bilgiler kadar önemli neler kazandırdı?

Yazımda çocukluk dönemimdeki çalışma yaşantımın bana kattığı beş öğretiyi ifade etmiştim. Duygusal zekâ becerileriyle ve duygusal öğrenmeyle bu kadar ilgilendikten sonra, çocukken çalışarak yaşadığım deneyimlerin aslında duygusal zekâ becerilerime önemli bir katkısı olduğunu görebiliyorum. Örneğin, çekirdek satarken insanlarla kurduğum farklı iletişim yolları ve biçimlerinin empati ve sosyal becerilerimi, her gün eve dönerken çekirdek bidonundaki tüm çekirdekleri satmak için yılmadan yaptığım uğraşların öz yönetim ve motivasyon becerilerimi, deneyimsel olarak bu uğraş içerisindeki kendi duygularımı, becerilerimi fark ederek öz değerlendirme yapmamın ise öz bilinçle ilgili becerilerimi desteklediğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazıda da belirttiğim gibi o yıllarda yaşadığım deneyim okul yıllarında yaşadıklarımdan çok daha fazla gerçek yaşamla ilişkiliydi. Bu deneyimler benim için oyun yaşantılarımdan sonra, hayatımdaki en büyük duygusal öğrenme süreciydi sanırım.

Çocukluğunda bu tür farklı deneyimler kazanmış kişiler şimdi anne baba olduklarında, çocuklarını pamuklarda saklayıp büyütüyor. Bu sosyal hayattan soyutlamanın çocuğa vereceği zarar nedir?

Son yıllarda ailelerin birçok duygusal ve fiziksel yatırımlarını çocuklarının üzerine yaptıklarını gözlemliyorum. Bu çocuğun geleceği ve elde ettiği fırsatlar açısından olumlu bir şey gibi görünse de bana göre çocuklar için büyük bir duygusal yük oluşturuyor. Ayrıca anne-babaların kendi yaşamlarından fedakârlık yaparak çocuklarını yaşamlarının odağına almaları, sizin de belirttiğiniz gibi çocukları pamuklara sarmak ve hem duygusal hem de fiziksel olarak haddinden fazla yaşamdan korunmalarıyla sonuçlanıyor. Fakat en basit haliyle, düşerken yanında her daim düşmesini engelleyecek bir el olan bir çocuk -düşmeyi bilmeyen çocuk- o el yanından ayrıldığında düşerken kendini nasıl koruyacak? Veya başarısız olmasına hiç izin verilmeyen bir çocuk gelecekte karşılaşacağı bir başarısızlık durumuyla nasıl başa çıkacak? Anne babaların kendi yaşamlarından fedakârlık yaparak çocuklarının bu denli üzerine titremelerini, sanılanın aksine çocukların geleceği için zararlı bir davranış olarak görünüyorum. Bu davranışlara çocuklar ve onların gelecekleri için yapılan iyilik görünümlü, iyi niyetli kötülükler diyebiliriz…

Çocukla aile arasında eğitime dair karne kıyaslaması, not değerlendirmesi dışında bağ kurulabiliyor mu sizce? Sömestr tatilinde aileler çocuklarla nasıl vakit geçirmelidir?

Bu sorunun cevabını en net görebileceğimiz yer çocukların okul sonrası, akşam eve geldiklerinde aileleri tarafından sürekli sorulan “Eee bugün okul nasıl geçti, neler öğrendiniz?” sorusu. Ayrıca herhangi bir yetişkin bir çocukla sohbet etmeye başladığında ikinci ya da üçüncü soru “Okul nasıl gidiyor? Notların nasıl? En çok hangi dersi seviyorsun?” oluyor. Karneler, notlar, test puanları yetişkinlerin birçoğu tarafından çocuğun başarısının ölçütü olarak görülüyor maalesef. Bunun yanında notlardan kaynaklı olarak sizin de ifade ettiğiniz gibi karşılaştırma çok fazla yapılıyor. Çocuğun başarısı kendi potansiyelinden ziyade sınıf arkadaşları ve yan komşunun çocuğuna göre değer görüyor. Tüm bunların en üzücü tarafı ise, çocuğun okula ve öğrenmeye karşı yanlış bir algı geliştirmesidir. Çocuklar öğrenmeye sadece not, puan, karne, akademik başarı gibi soyut, gerçek yaşamla ilgisi olmayan anlamlar yüklemeye başlıyorlar. Fakat öğrenmenin doğasında keyif ve heyecan vardır. Öğrenme, bireysel gelişim ve hayatı doğru anlamlandırmanın en iyi yoludur. Biraz önce bahsettiğim öğrenmeyle ilgili yanlış ve zararlı algının, çocukların öğrenmeyi içselleştirmelerinin önündeki en büyük engel olduğunu söyleyebiliriz. Bundan dolayı, ailelere çocukların okul ve akademik eğitim sürecinden olabildiğince uzak kalmalarını, çocuklarıyla öğretmen ilişkisi değil anne-baba ilişkisi kurmalarını öneriyorum. Onlarla kaliteli zaman geçirip, okul ve akademik başarıları dışında konulardan sohbet edebilirler. Ayrıca yarıyıl tatilinde çocukların dinlenmelerine, arkadaşlarıyla vakit geçirmelerine ve boş zaman geçirmelerine fırsat vermelerini önerebilirim. Çocuklar bir dönem boyunca çok fazla yönerge duydular, çok fazla onlar için yapılandırılmış ortamlarda yer aldılar. Bundan dolayı, kurslar, dersler, fazlaca yapılandırılmış sosyal aktivitelerden ziyade çocukların bu deneyimlere daha çok ihtiyaçları var. Özellikle, okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocukların daha çok doğayla buluşmalarını, açık havada, serbest oyun yaşantısıyla vakit geçirmelerini sağlayabilir aileler. Bunların hepsinin bir taraftan da çocukların duygusal zekâ becerilerine katkı sunacak yaşantılar olduğunu düşünüyorum.

 

İlginizi Çekebilir

YÜZDE KAÇ?

ertuğrul yazmış; “Türkiye artık yüzde 99’u müslüman olan ülke değil” Başlığı aynen iktibas ettim. Dikkatinizi ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir