DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

Kesin ve herkes tarafından kabul edilebilir bir “Demokrasi Kültürü” tanımı yapmak zordur. Aslında Demokrasinin kendisi için de bu zorluk geçerlidir. Bu kadar çok çeşitli tanımların ve uygulamaların içinden hangisinin gerçek “demokrasi” ya da “demokrasi kültürü” olduğunu tayin etmek bu yüzden müşkül bir konudur.

Demokrasi konusunda Türkiye’yi sorunlu bir ülke gibi görenler, genellikle toplum yapısının, geçmişinin bu işe müsait olmadığında hemfikirdirler. Toplumun cemaatlere bölündüğünü, her cemaatin kendi yol ve yönetimini biricik hakikat olarak gördüğünü, eline geçen fırsat oranında da diğer cemaatlerin canına okuduğu görüşündedirler. Bu tespit ne kadar doğrudur? Ya da toplumun yapısını ne kadar açıklayıcıdır?

Cemaat deyince daha çok tarikat/tasavvuf grupları akla gelmektedir. Türkiye’de tarikat cemaatlerinin binlerce yıllık bir geçmişi de vardır. Geçen yüz yıllarda eski padişahlar tarafından, tarikatların himaye gördüğü, teşvik aldığı da fazlası ile bilinmektedir. Belki o dönemin sosyal yapısı içinde tarikatların yaygınlığı idarenin de işlerini kolaylaştıran bir unsur olmuştur. Dini kültürde tarikatların ağırlığı kadar, sosyal hayatta ağırlığı ya da taraftarları yoktur. Nüfusun çoğunluğu her zaman bu tür oluşumların dışında kalmıştır. Siyaset ve medya gücü nedeniyle bir dönem, “yer gök fetöcüdür” sözüne haklılık kazandıracak bir hava vardı. Ama o havadan bugün bir eser yoktur. Ezici çoğunluğun fetöcülük işlerinin dışında kaldığı görüldü.

Demokrasi konusunda ortak tanımların arasında “başkasının hak ve özgürlüklerine hassasiyetin” böyle bir kültürün olduğu tekrarlanmaktadır. Bazen adına demokrasi kültürü de denilmektedir. Avrupa toplumlarının böyle bir kültürü içselleştirdikleri buna karşılık İslam toplumlarının bu kültürden yoksun kaldıkları iddiası oryantalist takıntıları hatırlatmaktadır. Avrupalıların dini fanatizm nedeniyle haçlı seferleri tertiplemedikleri yüz yıl var mıdır? Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal eden İngiliz Generali Alleby “Bugün Haçlı seferleri sona ermiştir” demişti ama 2001’de ABD Afganistan’ı işgale başladığında George Bush “Bu bir Haçlı seferidir” demişti. Avrupalılar dışarıya, Müslümanlara karşı her zaman Haçlı seferleri ruhu ile hareket ederken biri birlerine karşı farklı mı davranmışlardır? Hatırlanmalıdır ki Avrupa’da mezhepler arasında, yüz yıl, otuz yıl savaşları yaşanmıştır. Günümüzde bile Hıristiyanlık içindeki bir mezhebe göre diğerleri en hafif deyimle sapıktır.

Unutmamak icap eder ki her nedense bazı çevrelerin “demokrasi kültürünün” çıktığı yer olarak kabul edilen Avrupa’da daha 100 yıl önce bir Faşizm, Nazizm ve Sosyalizm tecrübesi yaşanmıştır. Bu tecrübelerde başkasının hak ve özgürlükleri diye bir kavram var mıdır? Geçen süre içinde insanlık bu tecrübe nedeniyle büyük felaketler yaşamıştır. Devlet, parti ve liderin dışında hiçbir kutsala yer verilmemiştir. Mağara döneminde bile emsali görülmeyecek şekilde, ülke, halk hatta bütün insanlık bir partiye, onun liderine karşı ödenemez tapınma borçlarıyla yükümlü tutulmuştur. Bu yükümlülükler için Avrupa toplumları büyük bedeller ödemek zorunda kalmıştır.

Avrupa/Batı toplumları böyle geçmişe ve kültüre sahip iken, onların geçmişini başkasının hak ve özgürlüklerine karşı duyarlılık içeren buna karşılık İslam toplumlarını ise başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı düşmanlığın zirve yaptığı bir toplumsal yapı olarak bilmek aklın, vicdanın bütün sınırlarını yok saymaktır. Batının yüz yıllardır süre gelen sömürge geçmişine karşılık İslam toplumlarının böyle bir sömürge geçmişi de yoktur. İslam toplumlarının da benzeri bir gücü olsaydı aynı sömürgeciliği yaparlardı gibi bir eleştiri doğru bir çözümleme değildir. Çünkü bu bir var sayımdır.

Türkiye’de dini ya da siyasi sınırlara bağlı olarak oluşan mahalle aidiyetleri hak ve özgürlükler için bir engel ya da zayıflık sayılabilir mi? Bu soruya olumlu cevap verdirecek örnekler vardır. Ancak bu mahalle aidiyetlerinin toplumun ne kadarı için bağlayıcı olduğu sorusu hayati derecede önemlidir. Çünkü toplumun ezici çoğunluğu, mahalle kavgası denilebilecek ideolojik kamplaşmaların, savaşların dışındadır. Toplumun çoğunluğunun, ideolojik bilinçten uzaklığı nedeniyle bu kavgalara taraf olmadığı görüşü de gerçekçi değildir. Çünkü bir mahalleye aidiyet tercihi ile fazlası ile dolu olanların bile mahalle kavgalarına, savaşlarına iyi gözle bakmadıklarının çokça örnekleri vardır.

Türkiye’de başkasının hak ve özgürlüklerine hassasiyet anlamındaki “bir demokrasi kültürüne” toplum yapısının ya da geçmişinin müsait olmadığı iddiası bu topluma karşı bir cehalet olmasının yanında ancak düşmanlıkla açıklanabilecek ölçüde bir önyargıdır. Kendi mahallesinden bezgin ve şikayetçi olup, dönek diye bilinen kesimin, özellikle içinden geldikleri kesime, mahalleye karşı demokrasi kültürü konusunda daha acımasız ve daha incitici bir dili tercih ettikleri görülmektedir. İktidarın mahallesinden dönenler aşırı derecede karamsar olmaktadırlar. Kaybettikleri imkan ve konforun özlemi daha çok tahrik olmalarının nedeni sayılabilir. İktidarın imkan ve nimetleriyle başı dönüp ayarı bozulanların yanında o imkan ve nimetlerden uzaklaşmanın verdiği kızgınlıkla gözü kararmış olanların ortak düşmanı kendi mahalleleri olmaktadır. İçinden geldikleri mahalleye karşı sınırsız bir kin ve nefretle dolu olanların, başka mahallelere karşı, hak ve özgürlük çağrılarında bir samimiyet bulmak bir faninin imkanlarını zorlamaktadır.

İlginizi Çekebilir

Türkiye çok önemli bir bilim adamını kaybetti!

Türkiye çok önemli çok değerli bir değerini daha trafik kazasında kaybetti.  Anadolu’yu ebed vatan yapan ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir