Düşünebilmeyi öğrenmeliyiz (2)

Din kültürü öğretmenlerinin öğrencilere kazandırması gereken temel bilgiler ve din eğitiminin esas amacına dair sohbet ettiğimiz Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Şenay, şunları söyledi: “Hız çağında yaşıyoruz. Genç insanın öğrenmesi gereken şeylerden biri de durup düşünebilme kabiliyetidir. Dini telkinlerin buna yoğunlaşması gerekiyor. Büyük edebiyatçılarımızdan Ahmet Haşim’in Müslüman saati diye bir yazısı var, bu röportajın önemli bir karşılığı olarak. ‘Yabancı saatler girdi hayatımıza’ diyor, ‘sabahları kalkma yatma biçimimiz, makine gibi yaşamamız’… 1920’lerde yazılmış çok önemli bir değerlendirmedir.”

Gençlere verdiğimiz eğitimde hep bir takım akademik bilgiler üzerinden başarı değerlendirmesi yapıyoruz. Bunları anlatırken gözden kaçırdığımız hayat gerçekleri yok mu?

Hız çağında yaşıyoruz. Genç insanın öğrenmesi gereken şeylerden biri de durup düşünebilme kabiliyetidir. Yetişkin insanların da bunu yapması zor bir iştir. Dini telkinlerin buna bir yoğunlaşması gerekiyor. Okul formatında da cami formatında da, din eğitimcisinin de din görevlisinin de insanlara buralardan hayatta neye yaradığı ya da yarayacağı hususunda kapı aralaması gerekiyor. Bunu yapabildiğimizi düşünmüyorum. Şekilsel olarak bir takım boşlukları dolduruyoruz, ritüeller halinde bayram seyran kurban ramazan faaliyettir gidiyor, herkes çok çok meşgul, bir parasal mevzu da var dönüyor, hac ve umre de dahil, fakat bakıyorsunuz bu insanlar… Büyük edebiyatçılarımızdan Ahmet Haşim’in Müslüman saati diye bir yazısı var, bu röportajın önemli bir karşılığı olarak. “Yabancı saatler girdi hayatımıza” diyor, “sabahları kalkma yatma biçimimiz, makine gibi yaşamamız”… 1920’lerde yazılmış çok önemli bir değerlendirmedir.

Ekolojiyle, ontolojik din algısıyla şunu kastediyorum, modern çağın insana empoze ettiği hız ve zaman algısının en büyük handikaplarından olduğunu, kaçamadığımızı kurtulamadığımızı ve esasen din denilen şeyin bununla başa çıkmanın formülü olduğunu ve din eğitimcisinin din görevlisinin bunun üzerinden bir kere rehberlik yapması gerektiğini düşünüyorum. Din eğitimcilerimizin düşünce ve bilgilerini harmanlaması ve muhatabiyle paylaşması gerektiğini düşünüyorum açıkçası. Bilim hayatın anlamını öğretmez. Hayatın anlamını ve değerini beşeri ilimlerin süzgecinden öğrenir insan ve din ilmi bunun en üstünde yer alır.

GENÇLERE MAKRO HEDEFLER, KÜLLİ GAYELER ÖĞRETMELİYİZ

Nedir o temel yaşam kriterleri? 

Dengedir… Sıklıkla ayetlerde iki kelime geçer; biri vezin diğeri de miktar ve takdir. Yani insan sürekli itidal üzeri olmaya, vezni/ölçü ve dengeyi bozmamaya, çağrılır. Şeriat bununla alakalıdır. Yoksa şeriat ne giydiğinle ne giymediğinle uğraşmıyor. Onu da söylediğinde derdi giydiğin değil giyme biçimidir, tavrında aşırılık olmamasına bakar. Din, aşırılıkla mücadele için gelmiştir. Makro hedefler, külli gayeler öğretmeli din eğitimi. Bunlardan bir tanesi de budur. Yani din, insanda her türlü aşırılığa müdahale etmek içindir. Kur-an’ı Kerim’de çok açık ayetler var bu konuda. Bunlardan bir tanesi ehli kitaba, Yahudi ve Hristiyanlara eleştirisidir, ki Müslümanlara da hitaptır bu aynı zamanda, ‘dinde aşırıya gitmeleri’dir. Bunu kimse konuşmuyor. Dinde aşırılık tabiri Kur-an’da var.  Kuran böyle dediği için. Peygamber böyle dediği için. Derslerde öğrencilerimize “Dininizde aşırıya gitmeyin” (lâ tağlû fî dînikum-Maide 5: 77) ayet-i kerimesini hatırlatıyorum. Bu konuda ayetler yanında birçok Hadis-i Şerif de var. Bizim ‘dinde aşırıya gitmek’ diye bir sorunumuz var. Bunu vurgulayarak söylüyorum. Sağa sola çekiştirilmeden Kurani ve Nebevi ölçülerde anlaşılması gereken bir şey bu. ‘Dinde aşırılık – ğuluv’ İslam vahyinin en temel mücadele alandır. Kuran-ı Kerim, Yahudileri, Hristiyanları, Zerdüştleri ve diğerlerini dinde aşırıya gitmekle itham eder, eleştirir. Mesela, Yahudilerin hükümler, ahkam ve kurallar konusunda, Hristiyanların mistik teoloji konusunda aşırılığa gittikleri için, İslam bir denge unsuru olarak nihayetinde hakikat mesajını aşırılıklardan kurtarıp merkeze oturtmak için geliyor. Ama Müslümanlar da aşırılıklara kaçtıkları zaman İslam’dan uzaklaşmış oluyorlar. Adına istedikleri kadar İslam desinler. Aşırılık, çağın ve dindarların problemi. Modernizmin problemi, tüketimde aşırılık. İsraf. Kur’an’da yazıyor; Allah müsrifleri sevmez diye, Allah “müsrifleri sevmiyorum” diyor, daha büyük tehdit mi olur? Aşırılık meselesini, Batılılar da konuştuğu için çok hoşumuza gitmiyor, oysa Kur’an-ı Kerim anlatıyor bunu. Ayette geçen aşırılık kelimesi (ğuluvv) vardır. İlahiyatta, mezheplerde aşırılık için kullanılan kelimelerden birisi ‘ğuluvv’ kelimesidir

İslamiyet geldiğinde ortada Müslüman yok tabi, o nedenle uyarısı diğer dinlere. İslamiyet geldiğinde insanlığa çağrı yapıyor aslında. İslam’ın özel bir adı yok din olarak, Allah’a teslimiyet anlamındadır. Budizm Buda’ya atfedilir. Hristiyanlık İsa’ya atfedilir. Yahudilik bir ırka halka, Hinduizm Hindu halkına atfen… Yeryüzünde sadece İslam, peygamberi ya da bir halkın adına değildir. Kureyş kabilesinin adını taşımaz örneğin, peygamberin adı da değildir. Muhammed’in dini değil, Allah’ın dinidir. Yeryüzünde hiçbir kitap kalmasa ve bir afet tufan olsa, dünya düzeni yeniden başlasa ve bir yerden kuran bulunsa, ona bakarak peygamberin hayatını yazmak mümkün değildir. Kur’an’da Allah’tan başka bir şey yoktur. Dolayısıyla bu dine çağırırken etrafta, İslam’ın geldiği çağda etrafta var olan toplulukları muhatap alıyor Kur’an’ı Kerim. Yahudiler var, Hristiyanlar var Mekke Medine civarında. Müşrikler, paganlar var. Bunlardan ehli kitap olanlara diyor ki; “Size hakikat geldi, ama siz dine din kattınız” Kur’an ayetlerinde der ki; dinde zorlama yoktur, Allah sizin için dinde zorluk istemez. İşte bu da hayata bakışla ve duruşla ilgili. Din eğitimcileri, din görevlileri bu prensipleri düsturları öne çıkarmalılar diye düşünüyorum. Mesela bir diğeri de dinin kolaylığı öne çıkarışı; Allah sizin için zorluk istemez diyor.

ALLAH KOLAYLIK DİLERKEN, İNSANLAR NEDEN ZORLAŞTIRIYOR?

Sizin zamanla ve aşırılıkla ilgili sözlerinizi düşününce, çağımızda bu nizama uygun yetiştirdiğimiz gençler çok da mutlu olmaz gibi geliyor.

Bununla ilgili başka bir din eğitimi gayesi söyleyeyim, çok çarpıcıdır o ayette; Allah size mutsuz olasınız diye kitap göndermedi. Böyle depresyona girin diye din gelmedi diyor. Kendi kendinize dinden bunalım çıkarıyorsunuz diyor. “Siz mutsuz olasınız diye din göndermedim” diyor. Uluslararası ortamlarda mutluluk temalı konferanslar veriyorum. Geçenlerde Bükreş’te “İslam ve Budizm’de mutluluk” temalı konferans verdim, çok da ilgi gördü. Allah kolaylık dilerken insanlar neden zorlaştırırlar? Bunlar ölçü alınarak din meselesi anlatılmalı. Din, mutsuz etmek için gönderilmiş kurallar manzumesi bütünü değildir. Bunların anlatılması lazım. Müslümanlar “Din! Din! Din!” diyerek konuşmamalı, “İnsan! İnsan! İnsan!” diyerek konuşmalı, çünkü din, ‘insan’ diyor, öyle söylüyor. Kur’an’daki temel konular yani tevhid, nübüvvet, adalet temaları, neticede insanı ıslah, yeryüzünü istimar gayesine müteveccihtir. İnsanlar şu an gerçekten ‘din yorgunu’ olmakla kalmadılar, eğer dini hakikatları, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi farklı yönlerde insanların ‘zorluk’ olarak anlayacakları mahiyet ve dilde ifade eder ve konuşursanız, dini rıza-i ilahinin ötesinde ‘abartmış’ olursunuz ve buna ‘dine din katmak’ denir ki, Kur’an-ı Kerim, Yahudilerde bunları eleştiriyor. Bu yorgunluk ve vahyin tayin ettiği ‘kolaylık’ sınırlarının ötesinde abartı, ilahiyat hocası olarak bizlerde de var öğrencilerimiz olarak sizlerde de var. Piyasadaki popüler vaizlerin dilinde ise daha fazla var. Slogan ve hamaset aldı başını gidiyor. Sonuçta, kendi ‘müşteri/mürid/muhibban’ kitlesinden başkasına hitab edemeyen, kişilik kültleri ya da aşiret cemaat ya da tarikatları zuhrediyor. Bazıları da kendi mizacına tercihlerine uygun olan ‘kült’ü seçip öteki ‘kült’e yumruk sallıyor havada. İlmi ciddiyet ve usuller belirleyici değil. Malumatfüruşluk ve takva diye sunulan enaniyet yarışı ortaya çıkıyor. Unutmamalıyız ki, Kur’an, “Biz, Kur’an’ı sana, eziyet çekesin diye indirmedik.- Mâ enzelnâ aleykel-Kur’âne li-teşkâ”(Taha 20: 2) Keza, “Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.Yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra”(Bakara: 185) buyuruyor. Ona göre hareket etmeliyiz. Şunu da unutmamalıyız: Vicdanlarına ulaşamadığınız insanların ahkâmınıza/dini kurallarınıza uymasını bekleyemezsiniz. ‘Vicdanlara hitap’ etmeyi öne almamız gerektiğini söyleyebilirim.  Bunu yaparken de Kur’ân’ın dilinin beşer düzeyinde ‘iman-küfür diyalektiği’nden ziyade değil ‘zulüm-adalet diyalektiği’ni vurguladığını hatırlamalıyız. Bunu başarabilmek için bence imanın estetize edilmesi gerekir. Sanatla buluşan iman. Güzel iman. Tahsiniyyat buna dairdir. Müslümanlar nicedir sanatta öncülüğü de kaybettiler. İhsan diyen, cemalullah diyen, tezyinat diyenlerin nicedir sanattan behresi yok. İmanımızı yeniden sanatla buluşturmak gayemiz olmalı.

Müslüman öğrencilerin uluslararası alanda eğitim sorunları nelerdir?

Benim yüksek lisans dersime gelen Hristiyan öğrencim var, Brezilyalı, Hristiyan ilahiyatı okumuş. Ne derslerde ne de fakültede ayrımcılığa uğradığını ne ben gördüm ne de kendisi söyledi. Kimse kötü gözle bakmıyor, ayrımcılık yapmıyor. Kimse Hristiyanlıkla ilgili kötü bir çift söz söylemiyor. Buna karşılık Müslüman öğrenciler doğdukları ülkede bile, bir eğitim kurumu ya da işyerine gittiklerinde sık oranda İslamofobik nefret söylemiyle karşılaşıyorlar. Bu nerede oluyor? Özgürlük ve demokrasiyi inşa ettiklerini söyleyen orta ve batı Avrupa toplumlarında, ve özgürlük diyarı Amerika’da oluyor. İslamofobik ayrımcılıkla 1996’da İngiltere’de doktora öğrenciliğimden beri ilgileniyorum. “Şeytan Ayetleri” diye bir kitap yazmıştı o zaman Selman Rüşdi diye birisi. Kitap “İslam’ı eleştiriyor, alegorik post modern romandır” diye savunuldu. Oysa kitap peygamberimize ve eşlerine İngilizce en galiz küfürlerle dolu bir kitap, kimse okumadığı için bilmiyor. Sanıyorlar ki eleştiri var ve Müslümanlar da buna tahammül edemiyorlar. 20 yıl evvel bu böyleydi ve batı uygarlığı İslam’a yönelik bu hakareti savundu. 2018’e geldik, durum daha vahim. Bir sürü İslamofobik network var, online yayınlar var, İslamofobi Batı’da merkez siyasete yerleşti. Müslümanların yaşam alanına yönelik müthiş nefret söylemi yayıldı.

Paris’te Şanzeli’deki lüks lokantalarda yenilen yarı pişmiş bonfileler ağaçta mı yetişiyor? Bu, mesela helal olana dini olana nefretin temelinde ne var sizce?  

Bunun kaynağının batıya yönelik terör eylemi olduğu söyleniyor ama, DAEŞ bitti, IŞİD bitti sayılır ama İslamofobik nefret bitmedi. Hani terör kaynaklıydı? İslamofobik nefret bir ırkçılık türü olarak 11 Eylül’de falan da başlamadı, çok daha eski. Siyaseten aşırı sağa kayıyor orta ve batı Avrupa siyaseti. Onların bu Nazi benzeri siyasi yapısı içinde, çok kültürlülüğe sıcak bakılmıyor, bu yaklaşım, marjinalden merkeze yöneliyor. Bir kültür coğrafyası düşünün ki başkenti Varşova’da her sene bağımsızlık günü kutlamalarında yürüyüş yapılıyor ve dev bir poster taşıyorlar. Truva atı, üstünde İslam yazıyor ve kapısından IŞİD görünümlü elinde bomba olan bir terörist çıkıyor. Müslümanlar, göç/iltica olgusuyla da karıştırılarak Avrupa’ya sızan Truva atı olarak görülüyor. Bir ülke düşünün –Belçika- helal ve koşer kesimi yasaklıyor. Sanki Paris’te Şanzeli’deki lüks lokantalarda yenilen yarı pişmiş bonfileler ağaçta yetişiyor. Bir ülke düşünün ki, -Slovakya (Katolik)- başbakanı mecliste geçen sene “İslamlaşma kebapla başlar ve yayılır, o yüzden şimdiden tedbir almalıyız” diyebiliyor. Her halde şakadır diyorsunuz ama gerçek çıkıyor. Batıda, sistematik olarak işlenen, eğitim süreçlerinde işlenen, siyasi kültürle, popülist söylemlerle desteklenen net bir İslamofobik kültür var. Bu konu uzun. Nitelikli kadrolarla mücadele edilebilir ancak. Slogan atarak, hamasetle değil. Kişilerin siyasete basamak yapmak için kullandıkları dernek ya da vakıflarla da değil… gerçek STK’larla ancak.

Dünyanın âkil insanları, Cevdet Paşa’nın Mecelle’nin birinci maddesinde hukuk tarifinde ifade ettiği gibi, ‘emr-i temeddün’ün yani medeni toplum inşasının pâyidâr olması için güç birliği yapmalıdır. Sivil toplum inşası denilen şey de aslında budur. En ideal sivil toplum da İslam’ın öngördüğü bir toplumdur. Sorun şu ki, İslam’la doğuştan müşerref olmuş olanlar meseleye ulus devlet, aşiret, tarikat ve cemaat sınırlarında bakmaya devam ettiği müddetçe ‘emr-i temeddün’ gerçekleşmeyecektir.

 

İlginizi Çekebilir

Hazine Bakanlığı’ndan Reuters’a sert tepki: Türkiye ekonomisini doğrudan hedef alıyor

Hazine ve Maliye Bakanlığınca, Bakan Berat Albayrak’ın açıkladığı İleri, Verimli, Milli Endüstri (İVME) Finansman Paketine ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir