Hayaller ve hayatlar

“Bizden Belgradı aldıkları zaman düşman murahhasları Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak “Ne hacet İstanbul’u da size verelim” dedi. Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Girid’i, Trablus’u, Mediney’i bırakırsak Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupası Marmara ve Meriç’te bitiyor. Şam evimiz kadar bizim, Lübnan bahçemiz kadar bizim. Bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu. Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût Denizi’ne ve Gerek Dağları’na bakıyorum. Daha ötede, Kırmızı Deniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme batıyor; burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var; Suriye var; bir taraftan Süveyş Kanalı’na, öbür taraftan Basra Körfezi’ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu hudutsuz imparatorluğun çocuğuyum”

Edebiyatseverlerin okur okumaz hemen tanıyacağı bu paragrafları Falih Rıfkı Atay’ın meşhur Zeytindağı eserinden aldım. Falih Rıfkı Cemal Paşa’nın Suriye’deki karargâhında görevli olduğu dönemdeki izlenimlerini anlatmaktadır bu kitabında. Kitabın bütününe bakıldığında verilmek istenen mesaj tabi dönemin şartları doğrultusunda çok daha başkadır şüphesiz. Ben hep yaptığım gibi cımbız ile çekerek meramımı anlatmamı kolaylaştıracak bölümlerin bir kısmını buraya aldım. Birinci dünya savaşı sonrasında uğradığımız işkâl sebep değil bir sonuçtur bana göre. Olaylar bu seviyeye gelene kadar yaşadığımız toprak kayıpları, bozgunlar, göçler, kaçırdığımız fırsatlar kümülatif olarak bu sonu hazırlamıştı. Yüz ölçümü olarak hesap edildiğinde yaklaşık 22.000.000 km karelik uçsuz bucaksız bir alanda kurulmuş olan devlet hâkimiyetinin birinci dünya savaşının kayıp edilmesinden sonra İstanbul’a, Anadolu’ya sıkışmak zorunda kalması ve her şeyden önemlisi olup bitenin zihinlerde, gönüllerde kabullenilememiş olmasının yarattığı travma hali bu gün bile iç dünyamızda yer etmeye devam ediyor çünkü. Ana hatları ile İstanbul’un fethi(1453) ve başkent olması, Mısır’ın fethi(1517) ile hilafetin Osmanlıya geçmesi hem doğu hem batı nazarında ve dünya sahnesinde devletimizi en üst lige taşımıştı. Siyasi, askeri, ekonomik durumu itibarı ile kusursuza yakın bir sisteme sahip olan ve bunu yeni elde ettiği topraklarda da başarı ile uygulayabilmeyi beceren Osmanlı devleti bir şairin dediği gibi ayaklarını ummanlar yalayan, üç kıtayı atının nalları ile damgalayan, her yere evi gibi giren bir hale gelmişti. Kuruluş devrinden itibaren yaptığı fetihler esnasında hâkimiyeti altına aldığı farklı din, dil, ırk, mezhepten insanları kamu hayatını tehdit etmediği müddetçe kendi halinde bırakan ve Müslim olsun gayrimüslim olsun temel yükümlülüklerini aksatmadığı sürece herkese emniyetli bir hayat sağlayan bu anlayış bilim adamları tarafından sonradan Osmanlı barışı (paxottomana) olarak adlandırıldı. Osmanlının azınlıklar sistemi millet sistemi olarak tarif edilebilir ama buradaki millet kavramı Fransız ihtilali sonrasındaki manası ile değil dini sınıflandırmayı ifade eder. Bu millet sisteminde her dini gurup kendi en üst düzey yöneticisini kendi içerisinden seçerek özerk bir yapıya sahip olmuş ve haraç, cizye gibi dini, örfi mevzuatın vaaz ettiği vergileri ödemek koşuluyla kendi hukuk, gelenek, eğitim, din anlayışları doğrultusunda yaşayabilme şansına sahip olmuşlardır. Bu dini gurupların liderleri birer devlet memuru olup sultan nazarında kendi milletlerinin yönetiminden mesuldürler. Osmanlı modern çağın kavramları yâ da modernite öncesi imparatorluklar döneminde dahi görülmeyen bir şekilde kendine has özellikleri, yönetim şeklini hâkimiyeti altındaki insanlara, milletlere, mezheplere adeta bir şemsiyenin vazifesini yapacak şekilde konfor vasıtası gibi sunduğu için hepimizin ilk etapta aklına gelen 1492 Yahudi göçüne benzeyen çok sayıda büyüklü küçüklü kavimlerin taleplerine müspet cevap hadiseleri yaşanmıştır. Devletin güçlü zamanlarında gelen her yeni topluluk adeta bir katma değere dönüşerek ekonomik, sosyal, kültürel yelpazeye yeni bir renk katmışsa da içe kapanmanın, zamanın şartlarına uyumda çekilen güçlüklerin sıkıntı doğurduğu anlarda iyilikten maraz doğmasına engel olunamamıştır.

1-Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının Avrupalıların eline geçmesi.
2-Uzun süren savaşların ekonomiyi zayıflatması.
3-Köylülerin topraklarını terk ederek şehirlere gitmeleri.

4-Avrupalıların Osmanlı topraklarına soktukları değeri düşük gümüşün Osmanlı akçesinin değerini düşürmesi.

Bunlar ilk etapta uzun vadeli sonuçları itibarı ile devletin yükseliş trendinin önce durağanlaşmasını sonrada çöküşe geçmesinin sebepleri olarak bu gün bilim dünyasının ortak görüşünü yansıtıyor. Sorunlara çözüm arayışlarının öncelikli askeri sahadan başlatılması bütünlüklü bir çözüme doğal olarak fırsat vermedi ve kaçınılmaz son sadece taktik hamlelerle ertelenilebildi. Navarında Osmanlı donanmasının yakılması, Kırım savaşı, Osmanlı Rus savaşı gibi belli başlı olaylar askeri alanda savaşma kabiliyetimizin nereden nereye gerilediğini gösteren mühim göstergelerdir. Sözlüklerde Bir devlet otoritesi altında yaşayan, aralarında din, dil, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla verilen haklardan yararlanan gruplar diye tarif edilen azınlıklar İslam hukukunda zimmî olarak isimlendirilmektedir. Bu azınlık gruplarının ortada makul hiçbir sebep yok iken durduk yerde isyan ettiklerini söylemek bence yanlış olsa da sonuçları itibarı ile ödediğimiz ağır faturanın insani acıları hala tazeliğini muhafaza etmektedir. Azınlıkların şikâyetlerini sonlandırarak onları iç, dış meselelerde kullanılmaya müsait bir potansiyel olmaktan çıkartabilmek maksadı ile geleneksel yapının kolaylıkla hazmedemeyeceği ama mecbur kaldığı bir takım radikal hamleler yapıldı. Tanzimat fermanı (1839) ıslahat fermanı (1856) kanun-i esasi (1876) bu bağlamda köprüden önceki son çıkış kabilinden adımlardır diyebiliriz. Sırpların 1804 yılında isyan etmeleri ve 1878 Berlin antlaşması ile bağımsızlıklarını kazanmaları, yunanların 1821 yılında Mora’da isyan etmeleri ve 1829 Edirne antlaşması ile bağımsızlıklarını kazanmaları, bununla beraber bazı bölgelere özerklik verilmesi şişeden bir defa çıkan cinin artık geri sokulamayacağının ispatı oldu. İmparatorluğun yüz ölçümü açısından nerede ise yarısı olan toprakların Trablus ve balkan savaşları ile kayıp edilmesi tabiri caiz ise başladığımız yere geri dönüşümüzü tescil etti. Yazımın başında kitabından alıntı yaptığım Falih Rıfkı 1894 yılında İstanbul’da doğmuş. İmparatorluğun en uzun yüz yılı diye bilinen yirminci yüz yılda ve günümüzde yaşadığımız dönüşümlerin, sürgünlerin, felaketlerin başlangıcını şekillendiren on dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından itibaren ki serencamı en sade, hisli şekilde anlatabilen bir edebi kabiliyet kendisi bence. Şahsen ben o dönemi yaşamak istemezdim. Bizler hep Osmanlının en güçlü zamanlarının romanları, hikâyeleri, filmleri ile büyüdük, savaş deyince aklımıza hep zaferler ve fetihler geldi. Oysa tarihin ders veren, ürperten, ağlatan kısımları son 200 yıllık maceramızda yeterince mevcut. Kısa bir zaman önce, hiç olmayan bir devletin (İsrail)  bir anda gözümüzün içine bakarak kurulması, bizden toprak alması, aile mezarlığımızı ziyarete gitmek için de vize almak zorunda kalmamız, sahibi olduğumuz evde bir gün sonra bekçi olarak işe başlamak zorunda kalmamız gibi bu günden baktığımızda traji komik, dram diyeceğimiz ne varsa geçen yüz yılda yaşandı. Bu günde, yarında devam edecek olan bu hesaplaşma her ne kadar dedelerimiz zamanında başlasa da bizden de torunlarımıza intikal edecek gibi görünüyor şimdilik. Biz dedelerimizin yaşadığı şokları yaşamayalım ama torunlarımızda bizim kadar unutkan olmasın lütfen.

 

İlginizi Çekebilir

Afrin’de yetim çocuklar için şenlik düzenlendi

Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin ilçesinde İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından 350 yetim çocuk için yaza veda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir