Son Haberler

İki Coğrafya İki İnsan

Bugün günlerden biraz Ali Şeriati, biraz Aliya İzzetbegoviç ve çokça İbn-i Haldun olsun.

Ali Şeriati adeta bir düşünce ve eylem fırtınası olarak malumunuz bir şeyler söyleyebilme, bir farkındalık oluşturabilme kaygısıyla koşuşturuyor, mümkün fırsatları bu cehd içinde değerlendirmeye çalışıyordu.

En zor zamanlarda sözünü söylemenin sorumluluğuyla ‘dilini eğip bükmüyordu’.

Birgün konuşma yaptığı bir toplantılardan birinde kendisine şöyle bir serzenişle soru sorulur  -‘hep böyle konuşuyorsunuz, biraz da bizi rahatlatacak şeyler söyleseniz’ denildiğinde tarihi cevabını şöyle ifade etmiştir.

‘Ben sizi rahatlatmaya değil, rahatsız etmeye geldim. Ben esrar ve eroin miyim ki sizi rahatlatayım?’

Ali Şeriati az çile çekmedi. Tarihin yalnızlaştırılan sözlerinden biri de Şeriati’ydi.

Ne yalnızlaştırılınca yılgınlaştı, ne de kendi mahallesinin, içinde yaşadığı sosyolojinin inanç/kültür ve iktidar kodlarına teslim oldu.

O da kendince hak bildiğini söylemekten/ konuşmaktan, şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam olma derdinden ödün vermedi.

Düşünme, itaat et diyenlere değil; düşün, sor, sorgula diyenlere kulak ver.diyerek bu konudaki tutumunu net olarak ortaya koydu.

Her nerede ve hangi kimlik, meslek ve makam içerisinde olursa olsun Hakk’ın hatırını hiçbir makamın hatırı ve menfaatine peşkeş çekmeyen bir kimliği kuşanma çabası öyle göründüğü gibi pek kolay bir şey değil.

Hem cesaret ister hem de tüm baskı ve ayartıcılara karşı direngen bir hak/adalet duygusu gerekir.

Başka türlü bir insan/müslüman profilleri de vardır.

Ve tarihin içinde akıp giderken çoğunluğun sosyopsikolojisini Şeriati şu sözlerle ne güzel ifade etmiştir.

‘Bir Müslüman görürüz; sesini çıkarmaz, olup biteni dinlemez, hiçbir şey umurunda değildir; ama kendi düzeni ve tezgahı en küçük bir darbeye uğrasa feryadı arşa yükselir. Her gün yaşanmakta olan facialar onda, bir gazete haberi kadar bile merak uyandırmaz.’

Budur aslında üç maymun tefsiri.

Budur bir bakıma insanın içine düşüp debelendiği çukur/çıkar dağlarının hikayesi.

***

Bir başka güzel insan.

Son devrin en acıklı en azap verici zulümlerine maruz kalan Bosna halkının yaşadığı coğrafya da Mazlumların, Müslümanların İzzet’i olarak tanıdığımız Aliya İzzetbegoviç.

Hayatını mütefekkir bir Müslüman olarak, ahlak ve adalet savaşımının, onur ve hak mücadelesinin, merhamet ve gazap dengesinde nasıl yapılabildiğine ilişkin en önemli bir tarihi şahitlik olarak hepimize bir yol gösterici oldu Merhum Aliya İzzetbegoviç.

Bir yandan ‘Düşmanlarımıza tek bir borcumuz var: Adalet!’ derken, öbür yandan ‘Hukuk benim için sadece meslek değil:  İnancım, yaşam tercihim ve hayat felsefem’ diyerek, sözlerini doğru okuyanlara, hayat ve sorumluluğun ‘meslek faaliyetinin’ ötesinde bir şey olduğuna dair ufuk açıcı bir örneklik sunmuştur.

Bana göre de avukatlık hukukla ilgili olsa da, nihayetinde kamusal icazet ve yetkiyle ve dar anlamda mahkemelerde icra edilen bir meslektir/iştir.
Oysa hukukçu olmak/hak/hukuk/adalet insanı olmak, bir icazet ve yetkiye ihtiyaç duymayan hakperest bir vicdana ihtiyaç duyulan, iradi ve ahlaki bir eylemlilik erdemidir. Gönüllülüktür/sorumluluktur. Hayatın tüm alanlarında kendiliğinden ortaya çıkan şahitlik refleksidir.

Aliya İzzetbegoviç böyle bir erdem ve eylemliğin hukuk insanıdır aynı zamanda. ve o da kendine ve kendi çağına şahitlik etmekte büyük cehd gösteren bir örneklik ortaya koymuştur.

‘Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın’ gibi nice veciz sözleriyle mesajlarını iletmiş ve ‘Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı sadece adaleti aramalı’ sözüyle her şart altında adil kalabilmenin ve adaletle muamele edebilmenin kadim esenlik düsturuna sıkı sıkıya bağlılığını göstermiştir.

O’nu rahmetle hatırlarken ‘Tebaa ve itizalciler’ başlıklı bir yazısını alıntılamadan geçmeyelim.

‘İnsanlar var ki, güçlü iktidarlara hayrandırlar; disiplini ve ordularda görülen, amiri ve memuru belli olan düzeni severler. Yeni kurulan şehir semtleri, sıraları dosdoğru ve cepheleri hep aynı olan evleriyle onların zevklerine uygundur.

Müzik bandoları, formaları, gösterileri, resmi geçitleri ve bunlar gibi hayatı güzelleştiren ve kolaylaştıran şeyleri beğenirler.

Bilhassa her şey ‘kanuna uygun’ olsun isterler. Bunlar tebaa zihniyetli insanlardır ve tabi olmayı; emniyeti, intizamı, teşkilatı, amirlerince methedilmeyi, onların gözüne girmeyi severler.

Onlar şerefli, sakin, sadık ve hatta dürüst vatandaşlardır. Tebaa iktidarı, iktidar da tebaayı sever. Onlar beraberdir, bir bütünün parçaları gibi. Otorite yoksa bile tebaa onu icat eder.’

‘Öbür tarafta mutsuz, lanetlenmiş veya lanetli ve daima gayri memnun bir insan grubu vardır. Bunlar hep yeni bir şey isterler; ekmek yerine daha ziyade hürriyetten, intizam ve barış yerine daha ziyade insanın şahsiyetinden bahsederler.

Geçimlerini hükümdara borçlu olduklarını kabul etmeyip; bilakis, hükümdarı da kendilerinin beslediklerini iddia ederler. Bu daimî itizalcılar umumiyetle iktidar sevmezler, iktidar da onları sevmez.’(Aliya İzzet Begoviç – Doğu ve Batı Arasında İslam, s.253)

İlginizi Çekebilir

Kent yaşamını bırakıp atıl araziye ‘can’ verdi

28 yaşındaki Özge Yıldırım, aldığı destekle hem köyündeki atıl durumda bulunan arazisini yemyeşil bir erik ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir