MAVİ YOLCULUK!

Bodrum, mavi yolculuk kavramının başladığı yer. Halikarnas balıkçısı namlı Cevat Şakir ve taifesinin büyük süngerci ve balıkçı kayıklarına battaniyeleriyle, kumanyalarıyla doluşup çevre koyları gezmesiyle başladı bu mavi yolculuk denilen şey.

Malum zatlar kendilerince doğayı, tarihi keşfedip karşılığında da medeniyet getiriyorlardı Bodrum ve çevresindeki köylere.

Bir yazar, Engin Ardıç mıydı? Bunlar için “Köylülerin para yerine boncuk kabul edebileceğini düşünüyorlardı.” gibisinden bir laf etmişti.

Bodrumun yerlilerinin bunlara rahmet değil de lanet okuduğuna da şahit olmuştum 80’li senelerde. Nedenini sorduğumda da biri “Oğlum, bunlar buraları tanıtmadan önce pek kimse bilmez, gelmezdi. Şimdi yerli yabancı tomarla insan geliyor ama artık evlerimizin kapısını kilitleyip yatar olduk. O bile fayda etmiyor. Hırsızlık aldı yürüdü. Eskiden kapılarımız açık yatardık. Komşumuza bir tencere lazım olsa açıp kapıyı girip alır, işini görünce de yıkayıp getirir yerine koyardı. Bize sormazdı bile. O derecede bir güven vardı…” diye yakınmıştı.

Olan olmuş, Bodrum geri dönülmez yola girmişti. Turizm zirve yapmıştı artık. Mavi yolculuk da öyle…

Ben de seksenli senelerin sonunda tanıştım mavi yolculukla. Yolcu olarak değil ama tercüman rehber olarak…

Allah selamet versin diyeyim, bana deniz, denizcilik ve mavi yolculukla ilgili birçok şey öğreten kişi Mehmet Dargan’dır. Başlarda pek hoşuna gitmeyip “Ben balıkçı mıyım da bana öyle diyorsun?” diye çıkışan Dargan’a “Reis” derdim. Sonraları kabullendi ona böyle seslenişimi. Acı tatlı, ama çoğu tatlı hatıralarımız oldu. Kimi zaman neşeli, kaba ve küfürbaz olsa da çoğu zaman babacan biridir Dargan, yani Reis…

Yirmi beş sene öncesine döneceğim şimdi. O zamanın Bodrum’una. Yaptığımız bir mavi yolculuğu anlatacağım sizlere. İbretle okuyun ve sorumluluk sahibi olmanın, hataları sahiplenip onları telafi etmenin ne derece önemli olduğunu anlatan yaşanmış bir olaydır bu…

Yaz başıydı, hatta ilkbahar. Hava sıcak ama boğucu değildir Nisan ayında Bodrum’da ve özellikle de Gökova’da. Deniz serin suyuyla kucaklamaya hazırdır sizi, rahatça yüzebilirsiniz yani. Güneş yakmaz ama kıştan yeni çıkıp soğuktan bunalmış içinizi ısıtır. Neşenize neşe katar kuş cıvıltıları. Eylül ve Ekim nasıl güzelse Nisan da öyle güzeldir. İyi bir zamanlamadır mavi yolculuk için. Üstelik yüksek sezon fiyatları ödemeden yaşarsınız bu keyfi.

Gerçek mavi yolculuğun şanındandır. Birbirini tanıyan birkaç kişi bir araya gelir ve bir tekne tutarlar. Ne var ki, “charter” diye adlandırdığımız bir başka türü de vardır bu mavi yolculuğun. Türkçesine “dolmuş” diyelim. Bu usulde birbirini tanımayan birkaç kişi bir tekne tutar ve başlar mavi yolculuğa. Bence en keyiflisi de budur. Yeni insanlar tanır, yeni dostluklar kurma fırsatı yakalarsın doğanın kucağında, denizin ortasında.

Bu defa dolmuş usulü olmuştu. Bir Alman, bir İrlandalı ve bir de Türk vardı yolcu olarak. Birbirlerinin kültürüne yabancı üç kişi ve biz; Kaptan Dargan, gemici Levent ve rehber olarak da bendeniz. Aşçılığı da bu konuda hayli tecrübeli ve yetenekli olan Dargan yapacaktı. Zaten hiç imtina etmez, en berbat işi bile kendi yapardı. Tuvaletleri kendi temizlerdi örneğin. “Kendi işine sahip çıkacak, en pis görevi bile iyi yapacaksın. Böylece hem işine saygın olur, hem de yanında çalışanlara iyi bir örnek teşkil edersin.” Derdi…

Bodrum limanından palamar çözdük ve rotayı Yunanistan’ın İstanköy (Kos) adasına çevirdik. Heyecanlıydım çünkü daha önce yaptığım mavi yolculuklar sadece Gökova körfezi ile sınırlıydı. Gökova da muhteşem bir yer. Orak Adası, Çökertme, İngiliz imanı, Longoz, Ballı Su, Sedir Adası (Turistik lisanda Kleopatra adası da deniyor), Akyaka, karşı tarafta Ören… Buz gibi suyu ve muhteşem doğasıyla hayran kalacağınız yerler.

Ancak, bu defa Marmaris’e doğru gidiyorduk. Bu rota da oldukça güzeldir. Birbirinden ilginç koylar sizi bekler. İlk durağımız Knidos olacaktı. Kısa sürede İstanköy sancak tarafımızda beliriverdi. Binaları, yollarını görüyorduk. Ardından Knidos harabelerine ulaştık. Antik çağın ünlü bilim, mimarlık ve sanat merkezini gezdik. Sonra Palamut Bükü…

Gezi muhteşem biçimde sürüyordu. Herkes muhteşem doğaya hayran kalıyor, yüzüyor, balıkçıların oltalarına takılan taze balıkları doyasıya yiyordu. Datça, Bördübet, Selimiye, Söğüt, Bozburun, Bozukkale… Geziyor, konaklıyor, yüzüyor, doğanın ve denizin tadını çıkartıyordu herkes. Kaptanımız kalacağımız yerleri ve konaklama süresini ustaca ayarlıyordu. Alman yolcumuzun dönüş tarihi belliydi. Diğerlerinin umurunda bile değildi. Hatta tatili uzatma planları yapıyorlardı. Alman yolcumuz zamanında işinin başına dönmesi gerektiğini bunun önemli olduğunu söyledi.

Programdaki gibi Serçe limanında bir gece kalacak sonra Çiftlik ve Amos’a gidip uygun yerde konaklayacak, oradan da Turunç ve nihayetinde Marmaris’e geçip yolcuyu orada indirecektik. Diğerlerinin devam etmeye karar vermesi halinde orada yeni bir plan yapılacaktı. Serçe limanına demir attık.

Ertesi sabah uyandığımızda bizi pek de hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu. Hava raporlarında ye almamasına rağmen rüzgâr çıkmıştı. Rüzgâr derken hafif bir meltemden bahsetmiyorum. Şöyle rahat 6-7 kuvvetinde esiyordu. Kaptan Dargan “Bu gece de burada yatacağız. Yarın inşallah hava kalır biz de yola devam ederiz.” Derken gözlerindeki endişeyi okudum. Onu yeterince tanıyordum. Bir şeylerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Endişeliydi ve bunu belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Yalnız bir anında fısıldayarak neler olduğunu sordum. Bana şöyle bir baktı ve “Ahmet, sen şimdilik kimseye bir şey deme ama bu fırtına artacağa benziyor. Geç kalacağımızdan korkuyorum. Üstelik kumanya da azaldı.” Dedi.

Serçe limanında o zamanlar ne bir iskele ne de yol vardı. Patikalardan geçilerek ulaşılabiliyordu en yakın köye. Teknenin botuyla sahile çıkıp kumanya alacaktık. Birkaç saatlik yürüyüş söz konusuydu ve işin kötüsü bu patikaları bilmiyorduk. Çaresiz kıyıya çıkıp yürümeye başladık. Teknedekilerin neşesi yerindeydi ve hiçbir şeyin farkında değillerdi henüz. Yolda rastladığımız bir çoban bize bir7 kestirme tarif etti ve “bir cigara içimlik yol” olduğunu söyledi. O “cigara içimlik” yol tam üç buçuk saat sürdü. O zaman anladım ki bu “cigara içimlik” mesafe arada bir molanın verildiği hızlı bir yürüyüşü anlatıyormuş. Toplamda 5 buçuk saat sonra köye vardık, bitkindik ama bunun dönüşü de vardı. Bakkalda bulabildiğimiz ne varsa alıp çuvallara yükledik. Dargan bu arada bir balıkçı ile konuşuyordu. Meğer bizim Serçe Limanına yakın bir sahil varmış ve kayıkla oraya ulaşırsak yarım saatte tekneye varabilirmişiz. Bu haber o ana kadar duyduğum en iyi haberdi çünkü gerçekten yorgundum ve o yolu geri yürümek hayli zordu. Üstelik hava da kararmış olacaktı.

Uzatmayalım, kumanyayı tekneye götürdük ve yolcuya durumu anlattık. Bir gece daha konaklayarak havanın kalmasını bekleyecek, yola öyle çıkacaktık. Gece neşeli geçti…

Sabah erken kalkarım zaten. Gözümü açmıştım ki Reis kamaramın kapısını tıklattı. Hemen kapıyı açtım.

  • Uyumadığını tahmin etmiştim.
  • Hava kaldı mı?
  • Yola çıkmalıyız yoksa Alman yolcu uçağını kaçıracak.
  • Tehlikeli değil mi?
  • Deniz yolu da kara yolu da hep tehlikelidir zaten. Tehlike var tabii ama daha çok rahatsız edici. Çok dalga yiyeceğiz. Sen yolcuya durumu uygun biçimde anlat.

Yola çıkıyorduk ve bunun bir macera olacağı aşikârdı. Yine de durumu anlatıp tüm yolcunun onayını aldım.

Kahvaltıyı yapıp demir aldık. Serçe Limanından çıkmamızla birlikte durumun vahametini çok daha iyi anladım. Sıkı bir fırtına vardı. 18 metrelik Bodrum yapımı ayna kıç tekne dalgalarla boğuşmaya başlamıştı. Yılların denizcisi Mehmet Dargan gelen dalgaları ustalıkla karşılıyor, tekneye ona göre yön veriyordu. Buna rağmen kâh baston (teknenin ucunda bulunan uzun çıkıntı) kâh pasarella (teknenin kıçında inme ve binmek için kullanılan ve merdiven de denilen köprü.) suya değiyor, kayık fındıkkabuğu gibi sallanıyordu. Gözlerim Reis’in üzerindeydi. Endişe vardı ama daha çok kendinden emin görünüyordu. Bu da bana güven vermişti.

Dalgalarla boğuşa boğuşa saatlerce yol aldık. Dargan “Motor çalıştığı sürece korkma. Bu kayık Bodrum yapımı. Güçlüdür. Dalgalarla iyi dövüşür.” Diyordu. Motor da yeni bakımdan çıkmıştı ve çok şükür ki saat gibi çalışıyordu. O birkaç saatte yaşananları anlatmak için bir kitap yazmak gerekir. O yüzden es geçeceğim.

Saatler sonra Reis beni yanına çağırdı ve “Sıkı tutun. Herkese de söyle onlar da sıkı tutunsunlar. Turunç’a geldik. Manevra yapacağım.” Dedi. Yolcuyu uyarıp tutunmalarını sağladım. Dargan, dalgaları kollayıp zamanı geldiğinde “Şimdi!” diye bağırdı ve dümeni İskele’ye (sol tarafa) doğru kırdı. Koca tekne önce sola sonra da sağa yattı. Mutfak raflarında bulunan zeytin ve zeytinyağı kavanozları savrulmuş halıya dökülmüştü. Yolcular donup kalmıştı…

Tekne konini toparladıktan sonra artık sallanmıyordu. Turunç’un önündeydik. Marmaris limanına yanaşmamız çok da uzun sürmedi. Oradaki tekneciler hayretler içerisindeydi. Bize “Bu havada nasıl çıkabildiniz?” diye soruyorlardı…

Ama cesaret, ama delilik… Adına ne derseniz deyin, tecrübesi ve teknesine güvenen Mehmet Dargan yolcuyu zamanında karaya çıkartmıştı. “Bu yolcu uçağını kaçırsaydı işini kaybedecekti.” Diye özetledi durumu…

Sizlere bu hatıramı anlatmamın birçok nedeni var aslında. Bu nedenler arasında en önemlisi sorumluluğun önemini vurgulamak.

İşinize karşı olan sorumluluk en önemlisidir. Hele işiniz belediyecilikse, İstanbul gibi bir şehrin belediye başkanıysanız bu sorumluluk çok daha ağırdır. Bunu kaldıramıyorsanız o görevi hiç üstlenmemelisiniz. Bir şekilde bu göreve getirildiyseniz de göreve başlayalı daha 50 gün olmuşken tatile çıkmanız saçma ve sorumsuzluk örneğidir. Hele ikinci tatili yapmanız daha büyük bir sorumsuzluktur.

Dahası, başkanı olduğunuz şehir bir afete maruz kaldığı halde bu tatile devam etmeniz hiç affedilemez.

İstanbul’un Belediye Başkanı şehri boğulurken mavi yolculuktaydı. Derhal bota atlayıp karaya çıkması ve ilk uçakla dönmesi gerekirken o geceyi de teknede geçirmeyi tercih etti. Üstelik yakınındaki koya rahtça çıkabilir, bir araçla havaalanına ulaşıp uçağa binip dönebilirdi.

Bunu yapmadı…

Ertesi gün dönüp televizyonlara göründü ve kalıplaşmış laflar etti dostlar alışverişte görsün misali…

Yetmedi… Daha da kötüsünü yaptı.

Tatiline geri dönüverdi hiç sorumluluğu yokmuşçasına…

Bu zat seçildiğinde zafer çığlıkları atanlar gerçeği gördü.

Şimdi ne düşünüyorlar acaba?

İlginizi Çekebilir

Afrin’de yetim çocuklar için şenlik düzenlendi

Suriye’nin kuzeybatısındaki Afrin ilçesinde İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından 350 yetim çocuk için yaza veda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir