Samsun’dan mitoloji başlamaz (I)

Türkiye tarihindeki önemli olaylardan birisi elbette Mondros Mütarekesi sonrasında ki işgallere karşı başlayan direniştir. Dönemin şartları için de bu direniş zordu. Çünkü büyük bir savaştan yenilgi ile çıkılmıştı. İşgalciler ise o büyük savaşın galipleriydi. Osmanlı hükümeti doğrudan işgallere karşı bir hazırlık yapmasın diye ilk önce İstanbul işgal edilmişti.

Direniş cephesinin ilk halkası Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriydi. Anadolu’da neredeyse hemen her il ve ilçede 1919’un ilk aylarında bu cemiyetler teşekkül etmişti. Cemiyetin oluşumunda şartların sonucu olmak gibi bir doğallık vardı. Ama yine de cemiyet yerel İttihat ve Terakki Cemiyetlerinin isim değiştirmesi ya da el altından organize etmesinden başka bir şey değildi. Milli Mücadele boyunca bu cemiyetler halkın sevk ve idaresinde, mücadeleye katılmasında ön saftaki en önemli kuruluşlardı.

Mücadelenin askeri cephesini ise belki iki kısımda düşünmek isabetli olur. Her şeyden önce Osmanlı Devletinin düzenli orduları vardı. Bunların yeni bir savaşta kullanılmaması için İtilaf Devletleri dağıtılmalarını mütarekeye madde olarak yazdırmışlardı. Sonra da ısrarla bu maddenin uygulanmasını istemişlerdi. Buna rağmen Doğu bölgesindeki ordu birlikleri asla dağıtılmamıştı. İtilaf Devletlerinin bütün baskılarına rağmen Doğu’daki ordunun adı 9. Kolordu diye değiştirilmiş böylece Mütareke icabı dağıtılması icap eden bir durumdan çıkarılmıştı. Doğu bölgesinde böylesi bir tedbiri, hazırlığı ise elbette oradaki, Yakup Şevki, Kazım Karabekir gibi komutanlar temin etmişti. Güney cephesindeki Yıldırım Orduları başında bulunan komutanlar benzeri bir öngörüyü, tedbiri uygulayamamışlardı.

Türkiye’de Milli Mücadele Dönemi olarak bilinen 1919-1922 dönemini Birinci Dünya Savaşının bir devamı ya da sonucu olarak düşünmek gerçekçi olur. Çünkü Osmanlı Devleti savaştan Mondros Mütarekesi ile 30 Ekim 1918’de çekilmişti. Hükümeti böylesi bir mütarekeye mecbur eden nedenler de önemlidir. Çünkü Doğu bölgesindeki ordu önemli başarılar elde ederek Eylül 1918’de Hazar Denizi’ne ulaşmıştı. Irak’taki Ordu, yenilerek Musul’a kadar çekilmişti. Ama orada da asla bir bozgun havası olmamıştı. Asıl büyük bozgun Suriye Cephesinde yaşanmıştı. Kemal Paşa komutasındaki Yıldırım Orduları, 19 Eylül-30 Ekim 1918 arasında kırk günde Filistin-Ürdün-Lübnan ve Suriye’yi kaybetmişti. Ağustos sonunda Nablus’ta komutayı devralan Kemal Paşa’nın orduya verdiği bütün emirleri geri çekilmekle ilgilidir.

Suriye Cephesindeki büyük bozgun yalnızca toprak kaybından ibaret değildi. Üç ordudan oluşan Yıldırım Orduları da bu kırk günde eriyip adeta yok olmuştu. Kemal Paşa’nın, Anadolu’da milli bir devlet kurmak düşüncesiyle orduyu yıpratmamak için geri çekildiği Çankaya (F. Rıfkı Atay) gibi kitaplarda anlatılmıştır. Aslında bu anlatılanlar büyük bozgunun, bir planlı geri çekilme diye adlandırılmasından başka bir şey değildir. Yalnız hikayenin eksik tarafı ise planlı olarak geri çekilen üç ordunun (Yıldırım Orduları) esir düşenleri kaçanlar, ölen ve kaybolanlarla nasıl yok olduğudur. İşin doğrusu ise planlı bir geri çekilme değil bir büyük bozgundur.

Kemal Paşa Mütarekeden sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a ulaşır. O gün aslında İstanbul’un İtilaf Devletleri donanması tarafından işgal edilmiştir. Kemal Paşa İstanbul’da kaldığı süre içinde büyük hayal kırıklığı yaşar. Çok istemesine rağmen Harbiye Bakanı yapılmaz. Ancak Padişah Vahdettin’in olup bitenleri bir bütünlük içinde ele almaktan aciz tutumu ona hiç hayal etmediği bir fırsat getirir. Kemal Paşa’da aslında fırsatın farkında değildir. Çünkü kendisinin Anadolu’ya gönderilmesini, “İstanbul’dan uzaklaştırılması” olarak görür. Yani bir çeşit cezalandırmadır. Vahdettin savaş felaketinden, mütarekeden İttihatçıları sorumlu sayar. Kemal Paşa’nın hem kendisine çok sadık hem de İttihatçı olmadığını bilmektedir. Bu yüzden Anadolu’ya gönderilecek en uygun isimdir.

Zaten Anadolu’ya göndermek için fazla seçenek de yoktur. Çünkü İngilizler İstanbul’u işgal ettikten sonra bulabildikleri komutanları, valileri, bakanları, İttihat terakki Partisi yöneticilerini hatta yazarları tutuklayıp Malta Adasında özel bir mahkemede yargılamışlardır. İngilizlerin bu tutuklama ve yargılamalarının hikâyeleri ise Malta Sürgünleri (Bilal Şimşir) adlı kitapta yer almıştır. Kemal Paşa ise tutuklananlar arasında yoktur.

Kemal Paşa İstanbul’dan bir çeşit sürgün olarak Samsun’a gönderildiği görüşündedir. Ancak Samsun’a “9. Ordu Müfettişi” olarak gönderilmişken kendisine verilen yetkiler ise “asker sivil bütün memurlara emir verebilme” diye düzenlenmiştir. Yetki alanı ise Samsun’dan Maraş’a uzanan çizginin doğusunda kalan bütün illeri kapsamıştır. Sürgün olarak gönderilen bir müfettişe bu kadar yetki verilir miydi? Yine Kemal Paşa’ya göre kendisine “bu yetkileri verenler, neyi verdiklerini bilmeden, farkında olmadan” vermişlerdir. O tarihte hiçbir siyasi ve askeri gücü elinde olmayan Kemal Paşa’dan dönemin hükumet erkânını korkutacak akla uygun bir nedenin olabileceğine ihtimal vermek zordur.

Kemal Paşa sonradan, dönemin hükümetine, padişahına rağmen kendisinin Samsun’a gitmiş olduğu şeklinde görüşünü açıklamıştır. Zaten kendisine biçtiği siyasi misyon da görüşünü bu şekilde düzenlemesini icap ettirmiştir.

İlginizi Çekebilir

‘Bursa siyahı’nın yolculuğu başladı

Uzun raf ömrü, iri dış görüntüsü ve tadıyla dünyanın en kaliteli inciri kabul edilen ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir