Yaşamak ne kadar tuhaf olabilir?

Çoğumuz için sabah uyanmamızla başlayan olağan günler diziliminden ibarettir yaşamak; tuhaf bir yanı yoktur. İçinde hüzünler vardır, acı çekeriz, mutluluklar sığdırmaya çalışırız ama tuhaf bulanımız pek çıkmaz. Var olmanın anlamını sorgulayanlar, amaçlarına ulaşamamaktan yakınanlar çıkar elbet ama bunlar da tuhaflık değildir.

Ancak İspanyol edebiyatının önemli kadın yazarlarından biri olan Carmen Martín Gaite, pek böyle düşünmüyor; en azından kaleme aldığı romanında farklı düşünceleri ifade ediyor: Yaşamak Tuhaf Şey…

1978’de İspanyol Ulusal Edebiyat Ödülü’ne layık görülen yazar, ülkesinde başka eserleriyle de pekçok ödül almıştı. 19 yıl evvel hayata gözlerini yuman yazar, İspanyol Kraliyet Akademisi’nin iki kadın üyesinden biriydi. Akademi’nin Fastenrath Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Yaşamak Tuhaf Şey, yazarın 1955 Kuşağı olarak adlandırılan toplumsal gerçekçi gruptan uzaklaşan üslubunun en belirgin örneklerinden biri; insanın annesini kaybetmesiyle girdiği yaşam muhakemesini ve bir kadının hayatındaki ruhsal çalkantıları Virginia Woolf’u anımsatan, anlık düşünceler ve metaforlarla bezeli bir üslupla anlatıyor.

Kitaba dair The Guardian edebiyat eleştirmenlerinden Colin Greenland şu yorumda bulunuyor: “Martín Gaite benliğin parçalara ayrılmasını, kalıpların anlamsızlığını, savunma ve inkâr mekanizmalarının duyuları altüst edişini özgün, asi bir üslupla ve yüzleşme dolu içsel monologlarla sorguluyor.”

Kitabın konusuna göz atacak olursak, Woolf gibi kadın üzerinden ilerliyor yazarımız: “Madrid’de kütüphane arşivinde çalışan ve yakın zamanda annesini kaybetmiş otuz beş yaşındaki bir kadın, hayatını bir dengeye oturtma çabasıyla, on sekizinci yüzyılda yaşamış dalavereci bir maceraperestin hikâyesindeki muammaları araştırdığı doktora tezini tamamlamaya yönelir ancak kaybın yarattığı boşlukta kendini bu adamla özdeşim kurarken bulur ve karşısında bambaşka bir bilmece belirir; metaforlar.

Metaforlar onu ele geçirmiştir, fevriliği ve şüpheciliği onu kararsızlığa sürüklerken aklına gelen imge ve düşlemler bir ur gibidir; delidolu aşklarla geçirdiği gençlik yıllarının hesaplaşma ânını bekleyen hatıraları ise içine ince ince kök salmıştır. Hayal dünyası onu iyi bir araştırmacı, torun, evlat ya da sevgili olmaktan alıkoyar, zihnindeki karmaşa onu gerçekleri süsleyen bir nakışçıya, kronik bir yalancıya dönüştürür; tüm sorumlulukları bir yana bırakıp bambaşka bir şey yapması gerekiyordur, ama ne? Bu sorunun cevabına ulaşabilmek için önce metaforlar ormanında kendine yol açması gerekecektir.”

Yazar kitabında; ölümün yaşayanlara bıraktıklarının, unutamadığımız ya da asla affedilmeyeceğini düşündüğümüz hatalarımızın, kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilme mücadelesinin ve sevgi arayışının hikâyesini anlatıyor.

Kitap severlerin aklında bulunsun.

İlginizi Çekebilir

Bursaspor kendini ateşe attı : 0 – 0

Süper Lig’de kümede kalma savaşı Bursaspor, ağırladığı Göztepe’ye diş geçiremedi ve kümede kalma umutlarını son ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir