Şehirler kader değildir

Sosyolojinin ve iktisadın öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir” sözü tüm zamanlara dair bir mesaj içerir.

Doğal tarihin, doğal zamanların, doğal ilişkilerin ve doğal olan şeylerin kendi doğasında olduğu zamanlar için, evet coğrafya bir kaderdi.

Dijital küreselleşmenin, kıtalararası nükleer silahların, uzay araştırmalarına ayrılan bütçenin, tohuma ve toprağa olan saldırganlığın, yapay aklın, küreselleşmiş ilişkilerin, başka bir ifadeyle doğa dışı kurgulanmış zamanların coğrafyası ne kadar kader olabilir ki?

Küresel tasarımlar artık kaderleri coğrafyalaştırıyor?

Coğrafyalar kendi kaderlerini değil ama kendilerine reva görülen kederleri yaşıyor.

Tıpkı şehirler gibi.

Güneşi çalınmış gökyüzü, mavisi çalınmış denizler gibi.

Homo Deus kitabının önsözünde Noah harari şöyle diyor: ‘Tarihte ilk defa çok yemekten ölen insan sayısı, gıdasızlıktan ölen insan sayısından daha fazla. Enfeksiyona bağlı ölümler azalırken yaşlılığa bağlı ölümler giderek artıyor’

***

Şehirler kader değildir.

Tüm toplumsal yaşamları kurgulayan ve gelecek tasarımlarına imza atan aklın icat ettiği şehirler, insan tüketen fabrikalar gibi tasarlanıyor.

İnsanı doğadan, doğayı insandan kopararak doğal olan her şeyi kendi doğasına yabancılaştırıyor.

Modern anlamda coğrafyanın kederleşmesi şehirler aracılığıyla kurgulanıyor.

Şehirleri kederleştirmekten bahsedecek olursak aynı zamanda küresel sermaye/siyaset konsorsiyumunun şehirleri ve kaderlerini nasıl kurguladığı ve kurumsallaştırdığına da dikkat çekmek gerekir?

Dünya nüfusunun yüzde altısının tüm dünyanın yarattığı zenginliklerin yüzde ellisini tükettiği bir dünya sermaye/sömürü coğrafyasında hangi kaderden söz ediyoruz?

***
Şehirler Kader değildir!

Ne diyordu bir şiirinde Edip Cansever:

‘İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya’nın beyaz
Anteb’in kırmızı düzlüğüne benzer’

İnsanlar içine doğdukları şehirlerin habitatını, doğasını koruyabildikleri söylenebilir mi?

Doğasını tahrif etmeden üstüne bir şey koyabilmişlerse şehirlerin, o kadar mümkündür bu dizelere nefes aldırabilmek!

Eğer şehirler sermayenin fabrikaları haline getirilmişse, Sait faik Abasıyanık şu cümleleri kurmak zorunda kalacaktır.

‘Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.’

Dünyanın değişmesi değil temel sorun aslında, esas mesele ‘dünyanın değiştirilmesidir’.

Nasıl ve niçin değiştirildiğidir.

*

Şehirler kurgulanmış kaderlere teslim edilmemelidir.


İçinde yaşadığımız şehirlerle ilgili ne kadar şikayetimiz varsa, şehir tasavvuru olmayan, şehri siyasal ve ekonomik iktidar aracı ve rant kapısı gören sefil insanların, kifayetsiz yöneticilerin, tamahkar muhterislerin eseridir.

Şehirler katledilirken, şehirleri katledenlerle bir selfi çektirmeyi tüm bunları görmezden gelmeye tercih edenlerin eseridir.

Şehirleri insansız, insanları şehre küstüren her ne oluyorsa, şehirle, şehrin insanıyla, şehrin habitatıyla, şehrin şiirleriyle, tek ilgisini şehir makamları ve şehir rantlarının kendisine de verilmesi ihtimali üzerinden kuranların eseridir.

Şehirlerin iktidar imkânlarını kullanan/kullandıran imtiyazlı elitlerin içinde bulunmak için, şehirlerin talan edilmesine tevil memuru olanların eseridir.

Şehirler bunlardan nemalanmayı, yolsuzluğu, hırsızlığı, yüzsüzlüğü kanıksanmış bir hak olarak gören, beceriksizlikleri, yetersizlikleri, yanlışlıkları, kasıtlı ve kusurlu iş ve işleyişleri mübah gören, göz yuman tüm ahalinin eseridir.

Zeki özcan’ hocanın  ifadesiyle ‘Geri kalmışlık bir bütündür’ sözü tam da bunu ifade ediyor.

***

Şehirler hepimizin ve kendi ellerimizle dünden bugüne, bugünden geleceğe  kaderleştirdiğimiz coğrafyalar olmamalıdır. 

Konstantinos Kavafis şiirini buraya bırakarak yeniden şehre dönelim.

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?

Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.

Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de
.

İlginizi Çekebilir

Tedaviyi yarım bırakmak kabul edilemez!

Öncelikle sağlık hizmeti paraya tahvil edilebilecek bir hizmet değildir. Doktorluk mesleği de aynı. Bu nedenle ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir