Türkiye son yıllarda ekonomik büyüme oranlarıyla dikkat çekerken, bu büyümenin altında yatan temel dinamikler mercek altına alındığında ithalata olan bağımlılığın varlığı dikkat çekiyor. Sanayi ve üretim sektöründeki bu yapı, hem Türkiye'nin ekonomik sürdürülebilirliği hem de küresel rekabet gücü açısından kritik bir mesele olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar ve analistler, yerli üretimin geliştirilmesi yönünde politikaların hız kazanması gerektiğini dile getiriyor.
Haber Giriş Tarihi: 23.02.2026 15:33
Haber Güncellenme Tarihi: 23.02.2026 15:34
Kaynak:
Ayşe YILDIRIM
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için ekonomik büyüme modeli genellikle yüksek ölçekli yatırımları ve buna bağlı olarak hammadde, enerji ve teknoloji gibi girdilere olan dış bağımlılığı temel alıyor. Özellikle üretimin düşük katma değerli segmentlerde yoğunlaşması, ithalatı zorunlu hale getiriyor. Türk ekonomisinin bel kemiğini oluşturan pek çok sektör, özellikle makine, elektronik bileşenler, enerji ve ara mallar gibi kritik alanlarda dış pazarlardan sağlanan girdilere bağlı durumda. Bu tablo, ithalat faturalarının artmasına yol açarken cari açık riskini de her geçen yıl daha belirgin hale getiriyor.
TÜİK verileri ve uluslararası kuruluşların raporları incelendiğinde, Türkiye'nin ithalat kalemlerinin büyük kısmını ara malı ve yatırım mallarının oluşturduğu gözlemleniyor. Örneğin, Türkiye’nin toplam ithalatının yüzde 70’inden fazlası ara malları oluştururken, enerji ithalatı da bu kalem içerisinde önemli bir hacim tutuyor. Bununla birlikte, yerli üretimi desteklemek adına atılan adımlar yetersiz kalmakta; bu da sanayideki ithalata bağımlılığın kırılmasını zorlaştırıyor.
Ekonomistlere göre, bu tür bir büyüme modeli kısa vadede ekonomik genişlemeye katkı sunsa da uzun vadede ekonominin kırılganlığını artırıyor. İthal girdilere bağımlı büyüme, döviz kurundaki dalgalanmalara karşı savunmasız bir yapı yaratıyor. Kur artışı nedeniyle ithalat maliyetleri yükseldikçe sanayiciler üzerindeki finansal baskı artıyor, bu da üretim süreçlerinde aksamalara yol açabiliyor. Ayrıca bu döngü, son tüketici fiyatlarında da artış olarak kendini gösteriyor, dolayısıyla enflasyonu körüklüyor.
Türkiye’nin ithalata bağımlılıktan kurtulabilmesi için bilimsel temele dayalı ve kapsamlı bir üretim reformu gerekiyor. Sanayi devrimiyle paralel ilerleyen ülkelerin deneyimlerine bakıldığında, Ar-Ge yatırımları, teknolojik altyapının güçlendirilmesi ve nitelikli insan kaynağına yapılan yatırımların kalkınmanın temel taşları olduğu açıkça görülüyor. Türkiye de bu perspektiften yola çıkarak yerel üretime dayalı, yenilikçi ve katma değerli bir ekonomik yapıyı benimsemek zorunda.
Son yıllarda bu konuda bazı adımlar atılmış durumda. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın başlattığı teşvik paketleri ve yerli üretim destek projeleri önemli bir başlangıç oluşturuyor. Örneğin Otomobil Geçiş Programı (OGP) ve yerli elektrikli otomobil girişimi gibi projeler hem teknolojik hem de ekonomik anlamda bağımlılığı azaltmaya yönelik stratejik adımlar arasında sayılabilir. Bununla birlikte, sadece bireysel projeler değil, sektör genelinde güçlü bir uyum ve yatırım atmosferi oluşturmak elzem.
Türkiye’nin ithalata dayalı büyüme modelinden kendi kendine yeterlilik ilkesine dayalı bir ekonomi modeline geçiş yapması kritik öneme sahip. Bunun için yalnızca devlet politikalarına değil özel sektörün yenilikçi yaklaşımlarına, girişimcilik ekosisteminin gelişmesine ve üniversite-sanayi işbirliğine de ihtiyaç duyuluyor. Aksi takdirde, hem dış borçlanma risklerinin yükselmesi hem de döviz kuru baskıları Türkiye’nin ekonomik kırılganlıklarını ciddi şekilde artırabilir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Türkiye üretirken ithalata bağımlı büyüyor
Türkiye son yıllarda ekonomik büyüme oranlarıyla dikkat çekerken, bu büyümenin altında yatan temel dinamikler mercek altına alındığında ithalata olan bağımlılığın varlığı dikkat çekiyor. Sanayi ve üretim sektöründeki bu yapı, hem Türkiye'nin ekonomik sürdürülebilirliği hem de küresel rekabet gücü açısından kritik bir mesele olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar ve analistler, yerli üretimin geliştirilmesi yönünde politikaların hız kazanması gerektiğini dile getiriyor.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için ekonomik büyüme modeli genellikle yüksek ölçekli yatırımları ve buna bağlı olarak hammadde, enerji ve teknoloji gibi girdilere olan dış bağımlılığı temel alıyor. Özellikle üretimin düşük katma değerli segmentlerde yoğunlaşması, ithalatı zorunlu hale getiriyor. Türk ekonomisinin bel kemiğini oluşturan pek çok sektör, özellikle makine, elektronik bileşenler, enerji ve ara mallar gibi kritik alanlarda dış pazarlardan sağlanan girdilere bağlı durumda. Bu tablo, ithalat faturalarının artmasına yol açarken cari açık riskini de her geçen yıl daha belirgin hale getiriyor.
TÜİK verileri ve uluslararası kuruluşların raporları incelendiğinde, Türkiye'nin ithalat kalemlerinin büyük kısmını ara malı ve yatırım mallarının oluşturduğu gözlemleniyor. Örneğin, Türkiye’nin toplam ithalatının yüzde 70’inden fazlası ara malları oluştururken, enerji ithalatı da bu kalem içerisinde önemli bir hacim tutuyor. Bununla birlikte, yerli üretimi desteklemek adına atılan adımlar yetersiz kalmakta; bu da sanayideki ithalata bağımlılığın kırılmasını zorlaştırıyor.
Ekonomistlere göre, bu tür bir büyüme modeli kısa vadede ekonomik genişlemeye katkı sunsa da uzun vadede ekonominin kırılganlığını artırıyor. İthal girdilere bağımlı büyüme, döviz kurundaki dalgalanmalara karşı savunmasız bir yapı yaratıyor. Kur artışı nedeniyle ithalat maliyetleri yükseldikçe sanayiciler üzerindeki finansal baskı artıyor, bu da üretim süreçlerinde aksamalara yol açabiliyor. Ayrıca bu döngü, son tüketici fiyatlarında da artış olarak kendini gösteriyor, dolayısıyla enflasyonu körüklüyor.
Türkiye’nin ithalata bağımlılıktan kurtulabilmesi için bilimsel temele dayalı ve kapsamlı bir üretim reformu gerekiyor. Sanayi devrimiyle paralel ilerleyen ülkelerin deneyimlerine bakıldığında, Ar-Ge yatırımları, teknolojik altyapının güçlendirilmesi ve nitelikli insan kaynağına yapılan yatırımların kalkınmanın temel taşları olduğu açıkça görülüyor. Türkiye de bu perspektiften yola çıkarak yerel üretime dayalı, yenilikçi ve katma değerli bir ekonomik yapıyı benimsemek zorunda.
Son yıllarda bu konuda bazı adımlar atılmış durumda. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın başlattığı teşvik paketleri ve yerli üretim destek projeleri önemli bir başlangıç oluşturuyor. Örneğin Otomobil Geçiş Programı (OGP) ve yerli elektrikli otomobil girişimi gibi projeler hem teknolojik hem de ekonomik anlamda bağımlılığı azaltmaya yönelik stratejik adımlar arasında sayılabilir. Bununla birlikte, sadece bireysel projeler değil, sektör genelinde güçlü bir uyum ve yatırım atmosferi oluşturmak elzem.
Türkiye’nin ithalata dayalı büyüme modelinden kendi kendine yeterlilik ilkesine dayalı bir ekonomi modeline geçiş yapması kritik öneme sahip. Bunun için yalnızca devlet politikalarına değil özel sektörün yenilikçi yaklaşımlarına, girişimcilik ekosisteminin gelişmesine ve üniversite-sanayi işbirliğine de ihtiyaç duyuluyor. Aksi takdirde, hem dış borçlanma risklerinin yükselmesi hem de döviz kuru baskıları Türkiye’nin ekonomik kırılganlıklarını ciddi şekilde artırabilir.
(Ayşe Yıldırım)
Kaynak: Ayşe YILDIRIM
En Çok Okunan Haberler