Bir zamanlar her köy meydanında yankılanan, her evin avlusundan duyulan bir dilimiz vardı: Anadolu’nun sıcak, samimi, yer yer şakacı ama bir o kadar da derin dili. “Bir lokma, bir hırka” derken kanaatkârlığı; “gönlü bol” derken insanın cömertliğini; “dili tatlı” derken merhameti anlatırdık. Şimdi o kelimeler, o deyimler, sanki birer birer eşyalarını toplayıp evden çıkıyor gibi… Sessizce, fark ettirmeden, tarihin tozlu raflarına çekiliyorlar.
Bugün sokakta bir gence “karnım zil çalıyor” deseniz, birçoğu gülüp geçiyor. “Zil çalmak”ın mecazını bilmeyen bir nesil yetişiyor çünkü. Dil, yalnızca iletişim aracı değil; bir toplumun hafızasıdır. Biz o hafızayı kaybediyoruz. Eski deyimlerin unutulması, aslında insan ilişkilerinin sadeleşmesi değil, ruhunun incelmesi anlamına geliyor. Deyimlerin azaldığı yerde duygular da yüzeyselleşiyor.
Anadolu’nun her köşesinde bir yaşam biçimini anlatan deyimler vardı.
Nevşehir’de “dil dökmek” bir sabır göstergesiydi;
Artvin’de “su gibi aziz ol” en içten duaydı;
Gaziantep’te “ekmeğini taştan çıkarmak” bir övünçtü.
Şimdi yerini, birkaç saniyelik emojiye, birkaç harflik kısaltmalara bıraktı o anlatımlar. “Nasılsın?” demenin bile kısaldığı bir çağdayız ama kısaldıkça fakirleşiyoruz.
Bir dilin zenginliği, sözlüğündeki kelime sayısıyla değil, insanının duygusuna verdiği derinlikle ölçülür. Anneannemin bana çocukken söylediği “Dilin kemiği yok ama kalbi var, iyi kullan” sözü hâlâ kulağımda çınlar. O sözde bir hayat felsefesi gizliydi. Bugün o sözleri unuttuğumuzda, aslında kendi köklerimizi unutuyoruz.
Belki de yeniden başlamalıyız: Unutulmuş deyimleri sofralarımıza, sohbetlerimize, yazılarımıza taşımakla. “Kayıp sesler”i bulmak zor değil aslında biraz kulak verirsek, hâlâ rüzgârla taşınıyor o sesler. Belki bir nineli masalda, belki bir taşra kahvesinde, belki de bir yaşlı amcanın iki laf arasında.
O sesleri duymak, sadece geçmişi hatırlamak değil; geleceğe taşımak demek. Çünkü her dil, ancak hatırlanabildiği kadar yaşar. Biz de bu toprakların dilini, kokusunu, sözünü hatırladığımız sürece, kaybolmuş sayılmayacağız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ayşe YILDIRIM
Eskiler böyle demezdi boşuna
Bir zamanlar her köy meydanında yankılanan, her evin avlusundan duyulan bir dilimiz vardı: Anadolu’nun sıcak, samimi, yer yer şakacı ama bir o kadar da derin dili. “Bir lokma, bir hırka” derken kanaatkârlığı; “gönlü bol” derken insanın cömertliğini; “dili tatlı” derken merhameti anlatırdık. Şimdi o kelimeler, o deyimler, sanki birer birer eşyalarını toplayıp evden çıkıyor gibi… Sessizce, fark ettirmeden, tarihin tozlu raflarına çekiliyorlar.
Bugün sokakta bir gence “karnım zil çalıyor” deseniz, birçoğu gülüp geçiyor. “Zil çalmak”ın mecazını bilmeyen bir nesil yetişiyor çünkü. Dil, yalnızca iletişim aracı değil; bir toplumun hafızasıdır. Biz o hafızayı kaybediyoruz. Eski deyimlerin unutulması, aslında insan ilişkilerinin sadeleşmesi değil, ruhunun incelmesi anlamına geliyor. Deyimlerin azaldığı yerde duygular da yüzeyselleşiyor.
Anadolu’nun her köşesinde bir yaşam biçimini anlatan deyimler vardı.
Nevşehir’de “dil dökmek” bir sabır göstergesiydi;
Artvin’de “su gibi aziz ol” en içten duaydı;
Gaziantep’te “ekmeğini taştan çıkarmak” bir övünçtü.
Şimdi yerini, birkaç saniyelik emojiye, birkaç harflik kısaltmalara bıraktı o anlatımlar. “Nasılsın?” demenin bile kısaldığı bir çağdayız ama kısaldıkça fakirleşiyoruz.
Bir dilin zenginliği, sözlüğündeki kelime sayısıyla değil, insanının duygusuna verdiği derinlikle ölçülür. Anneannemin bana çocukken söylediği “Dilin kemiği yok ama kalbi var, iyi kullan” sözü hâlâ kulağımda çınlar. O sözde bir hayat felsefesi gizliydi. Bugün o sözleri unuttuğumuzda, aslında kendi köklerimizi unutuyoruz.
Belki de yeniden başlamalıyız: Unutulmuş deyimleri sofralarımıza, sohbetlerimize, yazılarımıza taşımakla. “Kayıp sesler”i bulmak zor değil aslında biraz kulak verirsek, hâlâ rüzgârla taşınıyor o sesler. Belki bir nineli masalda, belki bir taşra kahvesinde, belki de bir yaşlı amcanın iki laf arasında.
O sesleri duymak, sadece geçmişi hatırlamak değil; geleceğe taşımak demek. Çünkü her dil, ancak hatırlanabildiği kadar yaşar. Biz de bu toprakların dilini, kokusunu, sözünü hatırladığımız sürece, kaybolmuş sayılmayacağız.