Günümüzün hızlı ama bir o kadar da rutinleşmiş yaşamında hepimiz aynı döngünün içinde savruluyoruz: Sabah alarmı, işe yetişme telaşı, bitmeyen toplantılar, trafikte geçen saatler, akşam yorgunluğu… Ve tüm bunların arasında, çoğu zaman adını koyamadığımız bir duygu kendine yer açıyor: Sessiz, derinden ilerleyen bir tükenmişlik.
Ama öyle yüksek sesli bir çığlık değil bu; aksine, sıradanlığın içine ustaca gizlenmiş bir yorgunluk.
Tükenmişlik artık sadece yoğun iş temposunda çalışanların yaşadığı bir durum değil. Ev hanımından üniversite öğrencisine, memurdan esnafa kadar herkes, kendi rutinlerinin içinde görünmez bir yük taşıyor. Çünkü modern hayat, insanlara “çok çalışmaktan” öte, sürekli “yetişmeyi” dayatıyor: Daha iyi olmaya, daha fazlasını başarmaya, daha çok görünür olmaya… Ve en kötüsü de bu koşturmacanın normalleşmiş olması.
Bugün pek çok kişi, içten içe yorgun olduğunu fark etmiyor ya da fark etse bile bunu itiraf etmekten çekiniyor. “Herkes böyle yaşıyor” düşüncesi, bireysel yıpranmışlığımızı sıradan bir hâle getiriyor. Oysa yorgunluk, sıradanlaşınca tehlikeli olmaya başlıyor. Çünkü insan, kendi iç sesini duyamadığı noktada kendini de kaybediyor.
Birçok kişi artık sabahları uyandığında güne başlamak için motivasyon bulmakta zorlanıyor. Küçük şeyler eskisi kadar mutlu etmiyor, sosyal ilişkiler güçleşiyor, konsantrasyon dağınıyor. Bunların hepsi, hayatın görünmez çatlaklarından sızan tükenmişliğin işaretleri. Fakat toplum olarak “iyi görünme” baskımız yüzünden bu belirtileri çoğu zaman görmezden geliyoruz.
Belki de çözüm, devrim niteliğinde büyük değişimlerde değil. Bazen küçük duraklamalarda, kendimize ayırdığımız dakikalarda, nefes alışımızı duyabildiğimiz anlarda saklı. Kendimize “Bugün nasılım?” diye sormayı, “Yetişmek zorunda değilim.” diyebilmeyi öğrenmek zorundayız. Çünkü insan, bazen sadece durarak bile iyileşebilir.
Sıradan hayatın içinde gizlenen bu tükenmişlik, görmezden gelindikçe büyüyor. O yüzden belki de artık kendimize daha merhametli olmanın, yüklerimizi hafifletmenin, başkalarının beklentileriyle değil kendi gerçek ihtiyaçlarımızla yaşamayı denemenin zamanı geldi.
Unutmayalım: Hayatın koşusu bitmez. Ama insanın kendini ihmal etmesi, bedelini en ağır ödeyeceği şeydir.
İşte tam da bu yüzden, “sıradan” sandığımız hayata biraz daha yakından bakmak gerek. Belki de en büyük değişim, görmezden geldiğimiz o küçük yorgunlukları fark etmekle başlayacak.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ayşe YILDIRIM
Rutinlerin Arasında Kaybolan İnsan
Günümüzün hızlı ama bir o kadar da rutinleşmiş yaşamında hepimiz aynı döngünün içinde savruluyoruz: Sabah alarmı, işe yetişme telaşı, bitmeyen toplantılar, trafikte geçen saatler, akşam yorgunluğu… Ve tüm bunların arasında, çoğu zaman adını koyamadığımız bir duygu kendine yer açıyor: Sessiz, derinden ilerleyen bir tükenmişlik.
Ama öyle yüksek sesli bir çığlık değil bu; aksine, sıradanlığın içine ustaca gizlenmiş bir yorgunluk.
Tükenmişlik artık sadece yoğun iş temposunda çalışanların yaşadığı bir durum değil. Ev hanımından üniversite öğrencisine, memurdan esnafa kadar herkes, kendi rutinlerinin içinde görünmez bir yük taşıyor. Çünkü modern hayat, insanlara “çok çalışmaktan” öte, sürekli “yetişmeyi” dayatıyor: Daha iyi olmaya, daha fazlasını başarmaya, daha çok görünür olmaya… Ve en kötüsü de bu koşturmacanın normalleşmiş olması.
Bugün pek çok kişi, içten içe yorgun olduğunu fark etmiyor ya da fark etse bile bunu itiraf etmekten çekiniyor. “Herkes böyle yaşıyor” düşüncesi, bireysel yıpranmışlığımızı sıradan bir hâle getiriyor. Oysa yorgunluk, sıradanlaşınca tehlikeli olmaya başlıyor. Çünkü insan, kendi iç sesini duyamadığı noktada kendini de kaybediyor.
Birçok kişi artık sabahları uyandığında güne başlamak için motivasyon bulmakta zorlanıyor. Küçük şeyler eskisi kadar mutlu etmiyor, sosyal ilişkiler güçleşiyor, konsantrasyon dağınıyor. Bunların hepsi, hayatın görünmez çatlaklarından sızan tükenmişliğin işaretleri. Fakat toplum olarak “iyi görünme” baskımız yüzünden bu belirtileri çoğu zaman görmezden geliyoruz.
Belki de çözüm, devrim niteliğinde büyük değişimlerde değil. Bazen küçük duraklamalarda, kendimize ayırdığımız dakikalarda, nefes alışımızı duyabildiğimiz anlarda saklı. Kendimize “Bugün nasılım?” diye sormayı, “Yetişmek zorunda değilim.” diyebilmeyi öğrenmek zorundayız. Çünkü insan, bazen sadece durarak bile iyileşebilir.
Sıradan hayatın içinde gizlenen bu tükenmişlik, görmezden gelindikçe büyüyor. O yüzden belki de artık kendimize daha merhametli olmanın, yüklerimizi hafifletmenin, başkalarının beklentileriyle değil kendi gerçek ihtiyaçlarımızla yaşamayı denemenin zamanı geldi.
Unutmayalım: Hayatın koşusu bitmez. Ama insanın kendini ihmal etmesi, bedelini en ağır ödeyeceği şeydir.
İşte tam da bu yüzden, “sıradan” sandığımız hayata biraz daha yakından bakmak gerek. Belki de en büyük değişim, görmezden geldiğimiz o küçük yorgunlukları fark etmekle başlayacak.