“Benim zamanımda böyle miydi?”
“Bizim çocukluğumuzda telefon mu vardı?”
“Biz öğretmenin yüzüne bakamazdık…”
Bu cümleler, çoğu evde neredeyse bir eğitim yöntemi gibi tekrar ediliyor. İyi niyetle söyleniyor belki ama farkında olmadan çocuklarla aramıza görünmez bir duvar örüyor. Çünkü her “benim zamanımda” cümlesi, çocuğun bugünkü dünyasını biraz daha geçersiz kılıyor.
Evet, kabul edelim: Bizim zamanımızda şartlar farklıydı. Sokaklar vardı, mahalle vardı, uzun yaz akşamları vardı. Ama aynı zamanda bugünkü kadar sınav baskısı, bilgi bombardımanı, sosyal karşılaştırma ve gelecek kaygısı yoktu. Dünle bugünü aynı terazide tartmaya çalışmak, çocuğa haksızlık.
Sorun şu noktada başlıyor:
Biz kendi çocukluğumuzu “doğru”, çocuğun yaşadıklarını ise “yanlış” kabul ediyoruz.
Oysa çocuk, bizim geçmişimizin kopyası olmak zorunda değil. O, bambaşka bir çağın insanı.
Bugünün çocukları çok daha erken yoruluyor. Çünkü daha erken yarışa sokuluyorlar. Daha küçük yaşta sınav kelimesiyle tanışıyor, başarı ve başarısızlık etiketleriyle büyüyorlar. Sosyal medyada başkalarının hayatlarını izleyerek kendilerini kıyaslıyorlar. Bizim “oyun” dediğimiz şey, onlar için çoğu zaman bir mola bile olamıyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
“Biz bu kadar şımarık değildik.”
“Biz çalışmadan şikâyet etmezdik.”
“Bizim kimse psikolojimizi düşünmezdi.”
Tam da sorun burada. Kimse düşünmedi diye bugün de düşünmemek zorunda mıyız?
Geçmişte bastırılan duygular, bugün erdem gibi anlatılıyor. Oysa bastırılmış her duygu, bir yerlerde iz bırakır. Biz dayanmış olabiliriz; ama bu, dayanmanın doğru olduğu anlamına gelmez. Çocuklarımıza sürekli “dayanmayı” öğretmek yerine, duygularını tanımayı ve yönetmeyi öğretsek daha sağlıklı olmaz mı?
“Benim zamanımda” diyerek büyütülen çocuklar çoğu zaman kendilerini yetersiz hissediyor. Çünkü kıyaslanan taraf her zaman onlar. Ne kadar çabalasalar da “eskiler kadar iyi” olamayacaklarını düşünüyorlar. Bu da özgüveni sessizce kemiriyor.
Oysa çocuk, kıyasla değil anlaşılmayla büyür.
Baskıyla değil güvenle gelişir.
Geçmişle yarışarak değil, bugünü yaşayarak güçlenir.
Ebeveynlik, kendi çocukluğumuzu ispatlama alanı değildir. “Ben bunları yaşadım, sen de yaşa” demek değildir. Aksine, “Ben bunları yaşadım, sen daha iyisini yaşa” diyebilmektir.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Benim zamanımda eksik kalan neydi ve ben çocuğuma bunu nasıl tamamlayabilirim?
Çocuklarımız bizden daha zayıf değil. Sadece başka türlü güçlüler. Onların dünyasını anlamaya çalışmak, otorite kaybı değil; gerçek ebeveynliktir. “Benim zamanımda”yı bir silah gibi kullanmak yerine, bir deneyim olarak sunabildiğimiz gün, çocuklarımızla aynı dili konuşmaya başlarız.
Ve belki o zaman, çocuklarımız da büyüdüklerinde şu cümleyi kurar:
“Benim ailem, beni gerçekten anlamaya çalışmıştı.”
İşte bu, kuşaklar arası en kıymetli mirastır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Azize Yüksel
“Benim zamanımda…” diyerek çocuk yetiştirmek
“Benim zamanımda böyle miydi?”
“Bizim çocukluğumuzda telefon mu vardı?”
“Biz öğretmenin yüzüne bakamazdık…”
Bu cümleler, çoğu evde neredeyse bir eğitim yöntemi gibi tekrar ediliyor. İyi niyetle söyleniyor belki ama farkında olmadan çocuklarla aramıza görünmez bir duvar örüyor. Çünkü her “benim zamanımda” cümlesi, çocuğun bugünkü dünyasını biraz daha geçersiz kılıyor.
Evet, kabul edelim: Bizim zamanımızda şartlar farklıydı. Sokaklar vardı, mahalle vardı, uzun yaz akşamları vardı. Ama aynı zamanda bugünkü kadar sınav baskısı, bilgi bombardımanı, sosyal karşılaştırma ve gelecek kaygısı yoktu. Dünle bugünü aynı terazide tartmaya çalışmak, çocuğa haksızlık.
Sorun şu noktada başlıyor:
Biz kendi çocukluğumuzu “doğru”, çocuğun yaşadıklarını ise “yanlış” kabul ediyoruz.
Oysa çocuk, bizim geçmişimizin kopyası olmak zorunda değil. O, bambaşka bir çağın insanı.
Bugünün çocukları çok daha erken yoruluyor. Çünkü daha erken yarışa sokuluyorlar. Daha küçük yaşta sınav kelimesiyle tanışıyor, başarı ve başarısızlık etiketleriyle büyüyorlar. Sosyal medyada başkalarının hayatlarını izleyerek kendilerini kıyaslıyorlar. Bizim “oyun” dediğimiz şey, onlar için çoğu zaman bir mola bile olamıyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
“Biz bu kadar şımarık değildik.”
“Biz çalışmadan şikâyet etmezdik.”
“Bizim kimse psikolojimizi düşünmezdi.”
Tam da sorun burada. Kimse düşünmedi diye bugün de düşünmemek zorunda mıyız?
Geçmişte bastırılan duygular, bugün erdem gibi anlatılıyor. Oysa bastırılmış her duygu, bir yerlerde iz bırakır. Biz dayanmış olabiliriz; ama bu, dayanmanın doğru olduğu anlamına gelmez. Çocuklarımıza sürekli “dayanmayı” öğretmek yerine, duygularını tanımayı ve yönetmeyi öğretsek daha sağlıklı olmaz mı?
“Benim zamanımda” diyerek büyütülen çocuklar çoğu zaman kendilerini yetersiz hissediyor. Çünkü kıyaslanan taraf her zaman onlar. Ne kadar çabalasalar da “eskiler kadar iyi” olamayacaklarını düşünüyorlar. Bu da özgüveni sessizce kemiriyor.
Oysa çocuk, kıyasla değil anlaşılmayla büyür.
Baskıyla değil güvenle gelişir.
Geçmişle yarışarak değil, bugünü yaşayarak güçlenir.
Ebeveynlik, kendi çocukluğumuzu ispatlama alanı değildir. “Ben bunları yaşadım, sen de yaşa” demek değildir. Aksine, “Ben bunları yaşadım, sen daha iyisini yaşa” diyebilmektir.
Belki de asıl soru şu olmalı:
Benim zamanımda eksik kalan neydi ve ben çocuğuma bunu nasıl tamamlayabilirim?
Çocuklarımız bizden daha zayıf değil. Sadece başka türlü güçlüler. Onların dünyasını anlamaya çalışmak, otorite kaybı değil; gerçek ebeveynliktir. “Benim zamanımda”yı bir silah gibi kullanmak yerine, bir deneyim olarak sunabildiğimiz gün, çocuklarımızla aynı dili konuşmaya başlarız.
Ve belki o zaman, çocuklarımız da büyüdüklerinde şu cümleyi kurar:
“Benim ailem, beni gerçekten anlamaya çalışmıştı.”
İşte bu, kuşaklar arası en kıymetli mirastır.