Günümüz eğitim tartışmalarının en sıcak başlıklarından biri, çocukların “ne olmaları gerektiği” değil, “neye yatkın oldukları” sorusu etrafında şekilleniyor. Ancak bu soru, çoğu zaman sınav sonuçlarının gölgesinde kalıyor. Oysa bir çocuğun hayatındaki en belirleyici faktör, kaç net yaptığı değil; hangi alanda parladığıdır.
Bu noktada anne babalara düşen rol, sandığımızdan çok daha kritik: Yön tayin etmek değil, yön keşfetmeye eşlik etmek.
Birçok ebeveyn için eğitim süreci, çocuğun “en iyi okula” girmesiyle eşdeğer görülüyor. Bu yaklaşım doğal gibi görünse de çoğu zaman çocuğun bireysel yeteneklerini ikinci plana itiyor. Oysa her çocuk aynı kalıba sığmaz.
Kimi çocuk sayılarla düşünür, kimi kelimelerle; kimi elleriyle üretir, kimi hayal gücüyle dünyayı yeniden kurar. Bu farklılık bir eksiklik değil, aksine geleceğin mesleklerine açılan kapıların çeşitliliğidir.
Anne baba burada bir mühendis gibi davranmamalı; bir kâşif gibi davranmalıdır. Yani çocuğu yeniden inşa etmeye değil, onu anlamaya odaklanmalıdır.
Türkiye’de özellikle LGS ve benzeri sınav süreçleri, çocukların hayatını erken yaşta şekillendiren güçlü eşikler haline geldi. Bu süreçte ailelerin iyi niyetle yaptığı en büyük hata, başarıyı yalnızca akademik puanla ölçmek oluyor.
Oysa bir çocuğun düşük matematik notu, onun ileride mühendis olamayacağı anlamına gelmez; aynı şekilde yüksek fen notu da onun mutlaka bu alanda mutlu olacağı anlamına gelmez.
Gerçek başarı, çocuğun kendi potansiyeline uygun bir alanda gelişebilmesidir. Bu da ancak doğru gözlemle, sabırla ve kıyaslamadan uzak bir yaklaşım ile mümkündür.
“Komşunun çocuğu”, “arkadaşının çocuğu” gibi kıyaslamalar, çocukların özgüvenini en hızlı tüketen unsurlardan biridir. Bu kıyaslamalar çoğu zaman motivasyon yaratmak için yapılır; ancak sonuç tam tersidir.
Her çocuk kendi zamanında gelişir. Birinin erken okuması, diğerinin geç ama derin öğrenmesini değersiz kılmaz. Eğitimde hız değil, derinlik önemlidir.
Anne babanın görevi, çocuğu başkalarıyla yarıştırmak değil, onun kendi potansiyeliyle buluşturmaktır.
Yetenek çoğu zaman yüksek sesle kendini ilan etmez. Sessizdir, tekrar eder, ilgiyi kendine çeker. Bir çocuk sürekli çizim yapıyorsa, bir diğeri oyuncaklarını söküp takıyorsa, bir başkası saatlerce hikâye uyduruyorsa… bunlar aslında çok net sinyallerdir.
Burada kritik olan, bu sinyalleri “zaman kaybı” olarak görmek yerine “yön arayışı” olarak değerlendirmektir.
Ebeveynin en önemli görevi, çocuğun ilgisini bastırmak değil, onu beslemektir.
Çocuk yetiştirmede en hassas çizgi, rehberlik ile baskı arasındaki farktır. Rehberlik, çocuğa seçenek sunar; baskı ise tek yol dayatır.
Bir çocuk kendi isteğiyle seçtiği yolda daha dirençli, daha üretken ve daha mutlu olur. Aksi halde başarı gelse bile iç huzur eksik kalır.
Bu nedenle anne babalar “sen olamazsın” yerine “sen bunu deneyebilirsin” demeyi öğrenmelidir.
Çocuklarımızın geleceğini belirleyecek olan şey, sınav karnelerindeki rakamlar değil; kendi potansiyellerini ne kadar keşfedebildikleridir.
Anne babalar için en değerli miras, çocuklarına bıraktıkları meslek ya da unvan değil, kendi yollarını bulabilecekleri bir özgüvendir.
Unutulmamalıdır ki; doğru yönlendirilmiş bir yetenek, en parlak başarıdan daha değerlidir. Çünkü başarı değişebilir, ama doğru keşfedilmiş bir potansiyel bir ömür boyu yol gösterir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Azize Yüksel
Çocuğun yolunu değil, yönünü seçmek!
Günümüz eğitim tartışmalarının en sıcak başlıklarından biri, çocukların “ne olmaları gerektiği” değil, “neye yatkın oldukları” sorusu etrafında şekilleniyor. Ancak bu soru, çoğu zaman sınav sonuçlarının gölgesinde kalıyor. Oysa bir çocuğun hayatındaki en belirleyici faktör, kaç net yaptığı değil; hangi alanda parladığıdır.
Bu noktada anne babalara düşen rol, sandığımızdan çok daha kritik: Yön tayin etmek değil, yön keşfetmeye eşlik etmek.
Birçok ebeveyn için eğitim süreci, çocuğun “en iyi okula” girmesiyle eşdeğer görülüyor. Bu yaklaşım doğal gibi görünse de çoğu zaman çocuğun bireysel yeteneklerini ikinci plana itiyor. Oysa her çocuk aynı kalıba sığmaz.
Kimi çocuk sayılarla düşünür, kimi kelimelerle; kimi elleriyle üretir, kimi hayal gücüyle dünyayı yeniden kurar. Bu farklılık bir eksiklik değil, aksine geleceğin mesleklerine açılan kapıların çeşitliliğidir.
Anne baba burada bir mühendis gibi davranmamalı; bir kâşif gibi davranmalıdır. Yani çocuğu yeniden inşa etmeye değil, onu anlamaya odaklanmalıdır.
Türkiye’de özellikle LGS ve benzeri sınav süreçleri, çocukların hayatını erken yaşta şekillendiren güçlü eşikler haline geldi. Bu süreçte ailelerin iyi niyetle yaptığı en büyük hata, başarıyı yalnızca akademik puanla ölçmek oluyor.
Oysa bir çocuğun düşük matematik notu, onun ileride mühendis olamayacağı anlamına gelmez; aynı şekilde yüksek fen notu da onun mutlaka bu alanda mutlu olacağı anlamına gelmez.
Gerçek başarı, çocuğun kendi potansiyeline uygun bir alanda gelişebilmesidir. Bu da ancak doğru gözlemle, sabırla ve kıyaslamadan uzak bir yaklaşım ile mümkündür.
“Komşunun çocuğu”, “arkadaşının çocuğu” gibi kıyaslamalar, çocukların özgüvenini en hızlı tüketen unsurlardan biridir. Bu kıyaslamalar çoğu zaman motivasyon yaratmak için yapılır; ancak sonuç tam tersidir.
Her çocuk kendi zamanında gelişir. Birinin erken okuması, diğerinin geç ama derin öğrenmesini değersiz kılmaz. Eğitimde hız değil, derinlik önemlidir.
Anne babanın görevi, çocuğu başkalarıyla yarıştırmak değil, onun kendi potansiyeliyle buluşturmaktır.
Yetenek çoğu zaman yüksek sesle kendini ilan etmez. Sessizdir, tekrar eder, ilgiyi kendine çeker. Bir çocuk sürekli çizim yapıyorsa, bir diğeri oyuncaklarını söküp takıyorsa, bir başkası saatlerce hikâye uyduruyorsa… bunlar aslında çok net sinyallerdir.
Burada kritik olan, bu sinyalleri “zaman kaybı” olarak görmek yerine “yön arayışı” olarak değerlendirmektir.
Ebeveynin en önemli görevi, çocuğun ilgisini bastırmak değil, onu beslemektir.
Çocuk yetiştirmede en hassas çizgi, rehberlik ile baskı arasındaki farktır. Rehberlik, çocuğa seçenek sunar; baskı ise tek yol dayatır.
Bir çocuk kendi isteğiyle seçtiği yolda daha dirençli, daha üretken ve daha mutlu olur. Aksi halde başarı gelse bile iç huzur eksik kalır.
Bu nedenle anne babalar “sen olamazsın” yerine “sen bunu deneyebilirsin” demeyi öğrenmelidir.
Çocuklarımızın geleceğini belirleyecek olan şey, sınav karnelerindeki rakamlar değil; kendi potansiyellerini ne kadar keşfedebildikleridir.
Anne babalar için en değerli miras, çocuklarına bıraktıkları meslek ya da unvan değil, kendi yollarını bulabilecekleri bir özgüvendir.
Unutulmamalıdır ki; doğru yönlendirilmiş bir yetenek, en parlak başarıdan daha değerlidir. Çünkü başarı değişebilir, ama doğru keşfedilmiş bir potansiyel bir ömür boyu yol gösterir.