Çocuklarımız, sabah gözlerini açtıkları andan gece yeniden kapatana kadar, farkında olmadan bir şiddet döngüsünün içinde yaşıyor. Üstelik bu döngü yalnızca sokakta ya da okulda değil; evde, ekranda, telefonda, oyunda… Kısacası hayatın her alanında.
Bir çocuğun ilk tanıklık ettiği dünya, ailesidir. Evde anne ile baba arasında bitmeyen tartışmalar, yükselen sesler, kırıcı sözler ve zaman zaman fiziksel şiddet varsa; çocuk için bu durum “olağan” hale gelir. Çünkü çocuklar söylenenlerden çok, yaşananları öğrenir. Şiddet gördükleri bir ortamda büyüyen çocuklar, şiddeti bir iletişim biçimi olarak benimser
Televizyonu açtığımızda karşımıza çıkan tablo da farklı değil. Gündüz kuşağı programlarında bağırmak, aşağılamak, ifşa etmek reyting aracı olarak kullanılıyor. Akşam haberleri cinayet, kavga ve felaketlerle dolu. Dizilerde sorunlar çoğu zaman silahla, yumrukla ya da intikamla çözülüyor. Şiddet, dramatik bir unsur olmaktan çıkıp sıradan bir içerik haline geliyor.
Dijital Dünyada Şiddet Ödüllendiriliyor
Bilgisayar oyunlarında öldürmek puan kazandırıyor, yok etmek seviye atlatıyor. Sosyal medyada ise en çok etkileşim alan paylaşımlar genellikle şiddet içeren, saldırgan ya da kışkırtıcı olanlar. Sakinlik, nezaket ve empati algoritmaların ilgisini çekmiyor. Çocuklar da bu dijital dünyada neyin “değerli” olduğunu çok hızlı öğreniyor.
Sonra Şaşırıyoruz…
Akran zorbalığı arttığında, okulda şiddet olayları yaşandığında, çocukların öfke kontrolü sorunları gündeme geldiğinde şaşırıyoruz. “Bu çocuklar neden bu kadar agresif?” diye soruyoruz. Oysa sorunun cevabı çok net: Çocuklar içinde yaşadıkları dünyayı taklit ediyor. Onlara sunulan hayatın aynasını tutuyorlar bize.
Şiddeti yalnızca çocukların ya da ailelerin sorunu olarak görmek büyük bir yanılgı. Medya, dijital platformlar, eğitim sistemi, spor kültürü ve hatta siyaset dili bu ortamın oluşmasında doğrudan etkili. Şiddeti normalleştiren her söylem, çocukların ruhunda derin izler bırakıyor.
Böylesine kaotik bir ortamda büyüyen bir çocuğun şiddete yönelmemesi neredeyse bir mucize olurdu. Eğer gerçekten şiddetsiz bir gelecek istiyorsak, önce yetişkinler olarak kendi dilimizi, davranışlarımızı ve sunduğumuz içerikleri sorgulamalıyız.
Çocuklara “şiddete hayır” demek yetmez. Onlara şiddetsiz bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek zorundayız. Evde, sokakta, ekranda ve dijital dünyada…
Aksi halde çocuklardan beklediğimiz her “iyi davranış”, bizim yerine getirmediğimiz bir sorumluluğun yükü olarak onların omuzlarında kalacaktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Azize Yüksel
Şiddetin ortasında büyüyen çocuklarımız!...
Çocuklarımız, sabah gözlerini açtıkları andan gece yeniden kapatana kadar, farkında olmadan bir şiddet döngüsünün içinde yaşıyor. Üstelik bu döngü yalnızca sokakta ya da okulda değil; evde, ekranda, telefonda, oyunda… Kısacası hayatın her alanında.
Bir çocuğun ilk tanıklık ettiği dünya, ailesidir. Evde anne ile baba arasında bitmeyen tartışmalar, yükselen sesler, kırıcı sözler ve zaman zaman fiziksel şiddet varsa; çocuk için bu durum “olağan” hale gelir. Çünkü çocuklar söylenenlerden çok, yaşananları öğrenir. Şiddet gördükleri bir ortamda büyüyen çocuklar, şiddeti bir iletişim biçimi olarak benimser
Televizyonu açtığımızda karşımıza çıkan tablo da farklı değil. Gündüz kuşağı programlarında bağırmak, aşağılamak, ifşa etmek reyting aracı olarak kullanılıyor. Akşam haberleri cinayet, kavga ve felaketlerle dolu. Dizilerde sorunlar çoğu zaman silahla, yumrukla ya da intikamla çözülüyor. Şiddet, dramatik bir unsur olmaktan çıkıp sıradan bir içerik haline geliyor.
Dijital Dünyada Şiddet Ödüllendiriliyor
Bilgisayar oyunlarında öldürmek puan kazandırıyor, yok etmek seviye atlatıyor. Sosyal medyada ise en çok etkileşim alan paylaşımlar genellikle şiddet içeren, saldırgan ya da kışkırtıcı olanlar. Sakinlik, nezaket ve empati algoritmaların ilgisini çekmiyor. Çocuklar da bu dijital dünyada neyin “değerli” olduğunu çok hızlı öğreniyor.
Sonra Şaşırıyoruz…
Akran zorbalığı arttığında, okulda şiddet olayları yaşandığında, çocukların öfke kontrolü sorunları gündeme geldiğinde şaşırıyoruz. “Bu çocuklar neden bu kadar agresif?” diye soruyoruz. Oysa sorunun cevabı çok net: Çocuklar içinde yaşadıkları dünyayı taklit ediyor. Onlara sunulan hayatın aynasını tutuyorlar bize.
Şiddeti yalnızca çocukların ya da ailelerin sorunu olarak görmek büyük bir yanılgı. Medya, dijital platformlar, eğitim sistemi, spor kültürü ve hatta siyaset dili bu ortamın oluşmasında doğrudan etkili. Şiddeti normalleştiren her söylem, çocukların ruhunda derin izler bırakıyor.
Böylesine kaotik bir ortamda büyüyen bir çocuğun şiddete yönelmemesi neredeyse bir mucize olurdu. Eğer gerçekten şiddetsiz bir gelecek istiyorsak, önce yetişkinler olarak kendi dilimizi, davranışlarımızı ve sunduğumuz içerikleri sorgulamalıyız.
Çocuklara “şiddete hayır” demek yetmez. Onlara şiddetsiz bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek zorundayız. Evde, sokakta, ekranda ve dijital dünyada…
Aksi halde çocuklardan beklediğimiz her “iyi davranış”, bizim yerine getirmediğimiz bir sorumluluğun yükü olarak onların omuzlarında kalacaktır.