“Bu çocuklar neden ders çalışmıyor?”
Son yıllarda en çok duyduğumuz sorulardan biri bu. Okullarda öğretmenler soruyor, evlerde veliler yakınıyor, sokakta herkes aynı cümleyi kuruyor. Ama belki de yanlış sorudan başlıyoruz.
Asıl soru şu olmalı: Bu çocuklar neden ders çalışmak istemiyor?
Çünkü ortada sadece “isteksizlik” yok, ciddi bir kopuş var. Z kuşağı dediğimiz gençler, kendilerine sunulan eğitim sistemiyle duygusal bağ kuramıyor. Onlar hızlı, görsel, etkileşimli bir dünyada büyüdü. Ama sınıfa girdiklerinde hâlâ tek yönlü anlatım, ezber odaklı içerik ve sınav baskısıyla karşılaşıyorlar. Aradaki fark o kadar büyük ki, ders çalışmak onlar için bir gelişim aracı değil, bir zorunluluk haline geliyor.
Bir diğer gerçek ise şu: Bu çocuklar aslında tembel değil. Sadece seçici. Saatlerce telefonda vakit geçirebiliyorlar, evet. Ama aynı çocuk bir konuda merak uyandığında sabaha kadar araştırma da yapabiliyor. Yani mesele çalışmamak değil; anlam bulamamak.
Veliler olarak bizlerin de payı yok mu? Elbette var. Çocuklarımızın başarılarını çoğu zaman puanlarla ölçüyoruz. Kaç net yaptı, hangi okulu kazandı, hangi sırada… Peki hiç şunu soruyor muyuz: “Gerçekten ne öğreniyor?” Ya da daha önemlisi: “Mutlu mu?”
Bir başka sorun da hedef meselesi. Eskiden “iyi bir meslek” daha somut bir şeydi. Bugün ise gençler, mezun olup iş bulamayan üniversitelileri görüyor. Diploma ile hayatın garanti olmadığını biliyor. Böyle bir tabloda ders çalışmanın anlamını sorgulamaları çok da haksız sayılmaz.
Öğretmenler cephesinde de tablo kolay değil. Kalabalık sınıflar, yoğun müfredat ve bitmeyen bir yetiştirme telaşı… Bu koşullarda öğrencinin ilgisini canlı tutmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Peki çözüm ne?
Öncelikle kabul etmemiz gerekiyor: Dünya değişti, çocuklar değişti ama eğitim sistemi aynı hızla değişmedi. Hâlâ aynı yöntemlerle farklı bir nesli yetiştirmeye çalışıyoruz. Bu da doğal olarak çatışma yaratıyor.
Belki de artık “daha çok ders çalış” demek yerine, “nasıl öğreniyorsun?” diye sormalıyız. Ezber yerine anlamayı, rekabet yerine gelişimi, baskı yerine rehberliği koymadan bu sorunu çözmemiz zor görünüyor.
Z kuşağı ders çalışmıyor değil…
Sadece kendisine dayatılan biçimde çalışmak istemiyor.
Bunu anlamadan atılacak her adım, sorunu çözmek yerine daha da büyütecek gibi görünüyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Azize Yüksel
Z kuşağı neden ders çalışmıyor?
“Bu çocuklar neden ders çalışmıyor?”
Son yıllarda en çok duyduğumuz sorulardan biri bu. Okullarda öğretmenler soruyor, evlerde veliler yakınıyor, sokakta herkes aynı cümleyi kuruyor. Ama belki de yanlış sorudan başlıyoruz.
Asıl soru şu olmalı: Bu çocuklar neden ders çalışmak istemiyor?
Çünkü ortada sadece “isteksizlik” yok, ciddi bir kopuş var. Z kuşağı dediğimiz gençler, kendilerine sunulan eğitim sistemiyle duygusal bağ kuramıyor. Onlar hızlı, görsel, etkileşimli bir dünyada büyüdü. Ama sınıfa girdiklerinde hâlâ tek yönlü anlatım, ezber odaklı içerik ve sınav baskısıyla karşılaşıyorlar. Aradaki fark o kadar büyük ki, ders çalışmak onlar için bir gelişim aracı değil, bir zorunluluk haline geliyor.
Bir diğer gerçek ise şu: Bu çocuklar aslında tembel değil. Sadece seçici. Saatlerce telefonda vakit geçirebiliyorlar, evet. Ama aynı çocuk bir konuda merak uyandığında sabaha kadar araştırma da yapabiliyor. Yani mesele çalışmamak değil; anlam bulamamak.
Veliler olarak bizlerin de payı yok mu? Elbette var. Çocuklarımızın başarılarını çoğu zaman puanlarla ölçüyoruz. Kaç net yaptı, hangi okulu kazandı, hangi sırada… Peki hiç şunu soruyor muyuz: “Gerçekten ne öğreniyor?” Ya da daha önemlisi: “Mutlu mu?”
Bir başka sorun da hedef meselesi. Eskiden “iyi bir meslek” daha somut bir şeydi. Bugün ise gençler, mezun olup iş bulamayan üniversitelileri görüyor. Diploma ile hayatın garanti olmadığını biliyor. Böyle bir tabloda ders çalışmanın anlamını sorgulamaları çok da haksız sayılmaz.
Öğretmenler cephesinde de tablo kolay değil. Kalabalık sınıflar, yoğun müfredat ve bitmeyen bir yetiştirme telaşı… Bu koşullarda öğrencinin ilgisini canlı tutmak her geçen gün daha da zorlaşıyor.
Peki çözüm ne?
Öncelikle kabul etmemiz gerekiyor: Dünya değişti, çocuklar değişti ama eğitim sistemi aynı hızla değişmedi. Hâlâ aynı yöntemlerle farklı bir nesli yetiştirmeye çalışıyoruz. Bu da doğal olarak çatışma yaratıyor.
Belki de artık “daha çok ders çalış” demek yerine, “nasıl öğreniyorsun?” diye sormalıyız. Ezber yerine anlamayı, rekabet yerine gelişimi, baskı yerine rehberliği koymadan bu sorunu çözmemiz zor görünüyor.
Z kuşağı ders çalışmıyor değil…
Sadece kendisine dayatılan biçimde çalışmak istemiyor.
Bunu anlamadan atılacak her adım, sorunu çözmek yerine daha da büyütecek gibi görünüyor.