Son Haberler

Düşünebilmeyi öğrenmeliyiz (1)

Canan GÜLEÇ

Din eğitmenlerinin üzerine düşen sorumluluğa ve din eğitiminin kazandırması gereken bilince dair Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Dinler Tarihi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Şenay ile sohbet ettik. Şenay’ın Derin Maarif eğitim dergisi için anlattıkları, hem dini bilgiler bulma adına temelsiz düşüncelerle zihni örülen bizler hem de din eğitiminden sorumlu eğitimcilerin ezberlerini bozacak nitelikte. İlk vahyin “oku” olması üzerine din ve medeniyet ilişkisini anlatan Şenay, din eğitiminin öncelikli hedeflerinin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğinin üstünde durdu.

Doç. Dr. Bülent Şenay: “İslam’ın din olarak temel sosyo-kültürel ve politik paradigması, ‘emr-i temeddün’ yani ‘medenilik-medeniyyet’ meselesidir.”

 

Eğitimin her alanına teknolojiyi ve uluslararası kriterleri dahil etmeye çalışırken, en geniş dairede din eğitiminde kriterlerimiz ne olmalıdır?

Temel bir tezim var, ‘doğru’ din eğitimi yapabilmenin birincil ölçüsü şu olmalı: ‘artık dünyada yerel hiçbir şey kalmadığı için yerelde anlatmak istediğiniz bir hakikatı, küresel bir dile kavuşturmadıkça, yereldekini de ikna edemiyor/edemeyecek oluşunuz’dur. Bu çok mühim bir mesele, bu ne demektir? Şöyle teamüllerimiz var, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden öğrencilerimiz geliyorlar, eğitim alıyorlar, şu semtte okuyorlar, kampüste bile değiller. Din kültür öğretmeni adayları ve bir şey var, dünyayı yeterince algılayıp algılayamadıkları konusunda, bizim onlara bunu sağlayıp sağlayamadığımız konusunda bir endişem var. Kitapları okutuyor, konular anlatıyor, sorular soruyoruz ve sorduruyoruz; fakat ‘bahçe’den çıktıklarında acaba gerçek dünyayla bir köprü kurabiliyorlar mı, burada okudukları ile gerçek dünya arasında köprü kurabiliyorlar mı? Köprü kurabilmeleri için ben diyorum ki, Bursa’da İstanbul’da, Konya’da dini hakikati anlatabilmeleri için bunu anlatacakları içerik ve usul ve dilin, aynı hakikati New York, Tokyo ve Brüksel’de de anlatabiliyor nitelikte olması gerekiyor artık. Öyle bir donanımdan aşağısı durumu kurtarmayacaktır. Çünkü bugün gittiğiniz herhangi bir ilçedeki lise öğrencisi bile -siz farkındasınız ya da değilsiniz belki bir öğretmen olarak ama- dünyanın etkisine fevkalade açık; enformasyon yani bilgi çağı dedikleri dönem, internet üzerinden bütün kanallarıyla sosyal medya üzerinden. Bu nedenle bir sürü kitap okumasına gerek yok gençlerin, ama bir sürü sorusu var. Bu sorularla da bir takım şüpheler dünyasına savruluyor. Siz öğretmen olarak 3-5 kitapta öğrendiğiniz kurguladığınız bilgileri müfredat doğrultusunda verdiğiniz zaman çok da karşılığını bulmayabiliyor. O nedenle öğretmenlerin kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekiyor. Dünya ölçeğinde yetiştirmeleri lazım. Birinci mesele bu; yani yerellikle küreselliğin iç içe geçmiş olması, bunu daha da açabiliriz.

Din eğitimi alanında eğitimci kadro ve kurumların yeterliliği konusuna nasıl bakılmalı?

Din eğitimi başlığı altında yapılacak her türlü faaliyetin, toplumsal gerçekliğe karşılık gelen bir tarafı olup olmadığına bakmak lazım. Bugün güncel rakamlara bakınca devletin 44 bin din kültürü öğretmeni, 150 bin civarında din görevlisi var. Bunun yansıması lazım. STK’lar, vakıflar dernekler var. 106 tane ilahiyat fakültesi var. 10 bine yakın ilahiyat akademisyeni var. 300 binden fazla ilahiyat fakültesi öğrencisi, 1500’den fazla imam hatip lisesi var. Bu rakamla bir ülkede din meselesi çözülmüş görünmeli fakat gittikçe geriliyor, hoş olmayan hoş karşılanmayacak, dini ifade özgürlüğü alabildiğine serbestlediği halde, kimsenin ne dediğine dair baskı oluşmadığı halde, Türkiye oldukça özgür bir ülke olmasına rağmen, Avrupa’daki pek çok ülkeden de özgür olmamıza rağmen bu konuda, hiç kimsenin dini irşad ve tebliğinin önünde bir engel olmadığı halde, yapılanlarla ortaya konanlar arasında bir orantısızlık var. (Avrupa bir takım paronayalarla yaşıyor. Terör- güvenlik ekseni üzerinde ifade özgürlüğünü taraflı olarak kısıtlıyor. Türkiye’de iddia edildiğinin aksine çok geniş bir ifade özgürlüğü olduğunu düşünüyorum.) Dolayısıyla devletin maaşıyla sağlanmış bu kadar geniş bir kadro ve devletin mekanizması içerisinde kurumsal bir din öğretimi ağı olmasına rağmen, bununla orantılı bir sonuç aldığımızı düşünmüyorum. Buna bir de sivil alanda tarikat, cemaat vs dini hizip ve grupların, hakikat anlayışlarını küresel gerçekler anlatma çabası göstermeksizin, sloganik, hamasi ve birbirine saldıran tekfir edici, dışlayıcı üslup ve yaklaşımlarını da eklerseniz, durum daha da aşikar görünür. O halde “nerede yanlış yapıyoruz?” diye –dışarda sebep aramaksızın- kendimize sormamız gerekir.

“DİN, İNSANI MEDENİLEŞTİRMEK İÇİN GELİR”

Vardığımız noktayı ve aslında varılması gereken sonucu değerlendirir misiniz?

Dindarlaş(tır)madan bahsedenlere pek de iyi bir haber veremeyiz. İnsanlar hiç de öyle daha da dindarlaşıyor değiller. Din hakkında bir takım görüşler elde ediyorlar ama aynı oranda din karşıtı, din hakkında olumsuz düşünceler de bu ülkede bu kadar imkana ve çabaya rağmen gelişiyor. Bunca dini faaliyet gruplarına, kurumlarına ve faaliyetlerine rağmen… Bunun birkaç sebebi var, birincisi ilk söylediğimin –yani ‘küresel-yerel ilişkisi’nin- dikkate alınmayışı ve ikincisi dinin bir ‘medeniyet meselesi’ olduğu hususunun göz ardı ediliyor olması. Din medeniyet inşaası için gelir, insanı medenileştirmek için gelir. İnsan doğası gereği ‘bedevileşme’ye (esfel-i safiliyn) meylettiğinde din onu ‘medenileştirmek’ (ahsen-i takvîm) için gelir. İslam dini, bedevi bir toplumu medenileştirmiştir. Şehirde bile bedevice yaşayanların olduğu bir çağdayız. Peygamberimizin hicretten sonra ilk yaptığı şeylerden biri şehrin adını değiştirmek olmuştur. Şehrin Yesrib olan adını Medine olarak değiştirmiştir; bu kent ‘aydınlanmış kent’tir diyor. “Medine-i Münevver” diye dini duygularla söylüyoruz ama buna dikkat etmiyoruz. Son dinin elçisi diyor ki; “Bu kent aydınlanmış kenttir bundan sonra.” Bir sürü isim verebilir ama bu isimle tanımlıyor, böyle olmalı diyor. Biz ‘batı aydınlanması’ndan bahsediyoruz ama ‘medine-i münevvere’yi yani İslam’ın ‘kentli aydınlanması’nı konuşmuyoruz.

“ALLAH, OKUYUN VE OKUTUN DİYOR”

“Oku” emrinin hakkını verebiliyor muyuz?

İlk vahiy, söyleyip de dururuz ya, iman edin, Müslüman olun, Allah’a inanın değil; “oku” olarak geliyor. Okumak fiili Arapçada uzak bir gramer bağlantısı ile ‘karye’ yani yerleşim yeri, kentlilik ile bağlantılıdır. Bunun üzerinde kimse durmuyor, bunun çalışılması lazım. Bedevi toplum; sözlü toplum, işiten, kulaktan kulağa aktaran bir toplum, Allah diyor ki, “Yeter artık, bu ‘bedevi cahiliyye’yi çok uzattınız, okuyun ve okutun.” Bu da yerleşik-medeni bir toplumda mümkün olur. Şu daha vahyin ilk gelişindeki vurgu, koca bir İslam medeniyetinin kurulmasını sağlamış ama biz tarih içinde din ve medeniyet ilişkisini kaybedince gerileyen toplum haline gelmişiz. Mecelle’nin birinci maddesinde hukuk tarifinde ifade edildiği gibi, ‘emr-i temeddün’ün yani medeni toplum inşasının pâyidâr olması için din eğitimini hedefleri yeniden tanımlanmalıdır. Sivil toplum inşası denilen şey de aslında emr-i temeddün yani medeni toplum meselesidir. En ideal sivil toplum da İslam’ın öngördüğü bir toplumdur. Sorun şu ki, İslam’la doğuştan müşerref olmuş olanlar meseleye ulus devlet, aşiret, tarikat ve cemaat sınırlarında bakmaya devam ettiği müddetçe ‘emr-i temeddün’/medenileşme projemiz -varsa eğer- yol almayacaktır. Dolayısıyla bizim artık din eğitiminin öncelikli hedeflerini gözden geçirmemiz gerekiyor.

Din eğitiminde doğru hedefler koyabiliyor muyuz?

Din eğitiminin öncelikli hedefleri ontolojik olmalı, varlığın hiyerarşisine karşı bilinç kazandırmak olmalı, insanın doğayla ve kendi nefsiyle başa çıkmasının yollarını öğretmeli. Yoksa dinin ilmihal kısmını öğreterek başlayınca varlık bilincini sağlayamıyorsunuz. Varlık bilincini kazandırdığınız zaman namaz, abdest, oruç bir şeyler ifade etmeye başlıyor. Bunların bir şey ifade etmeyişi, bu kadar öğretmene ve imama rağmen namaz kılan olmayışı, bu ibadetlerin nasıl bir varlık bilincine denk geldiğini öğretemeyişimizden. O nedenle öğretmenlerimizin; din denilen olgunun İslam penceresinden düşünen, tefekkür eden, buna zihni ve kalbi mesai harcayan bilinçle yetiştirilmeleri gerekiyor. Bunun sorumluluğu da bizde, ilahiyat fakültelerinde.

“İRŞAD VE TEBLİĞ, YEŞİLCİ ÇEVRECİLERE BIRAKILMAMALI”

Böyle bir sorumluluktan bahsediyorsunuz ama bunu yapabilmek de farklı pencereler açmakla olacaktır. Sizin bu yolda bir çabanız var mı?

Bunun bir örneğini vereyim o halde; bu bakış açısından doyalı 2003 senesinde bir ders açtım ilahiyat fakültesinde ve Türkiye’de başka bir ilahiyat fakültesinde var mı bu ders bilmiyorum, yani “din ve ekoloji” dersi. Ne işi var bir ilahiyat fakültesinde bu dersin; bu bir düşünce tarihi dersi. Modernitenin ne duruma geldiği, hümanizmanın nereden nereye insanı savurduğu, batı hümanizmasının insanı vahiy bilincinden kopararak materyalist bir dünyaya savurduğunu, aslında ekolojik krizin modernizmin ürettiği insan toplum modelinden kaynaklandığını, ekolojik krizin dünyanın en büyük krizi olduğunu ve bunun da dini metafizik bir anlayış problematiği olduğunu, dolayısıyla oradan çözülebileceğini anlatıyorum. Ekolojik krizin metafizik bir nedeni olduğunu ve bunun da Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette anlatıldığı gibi, tabiatın bir ayetler, deliller, işaretler, uyarılar manzumesi olduğunun anlatılması gerekiyor. Bu nedenle de din eğitimiyle meşgul olanların örneğin ekolojik duyarlılığı en yüksek olanlar olması gerek. Bu bir pencere, hayata ve insanlığa bakış penceresi ama ne yazık ki, gelin görün ki Müslümanlar ekolojik duyarlılığı en az olan insanlar arasındalar bugün. Bu da inandıkları dinle, İslam’la, iddia ettikleri hakikat çağrısı ile çelişiyor. Hz. Peygamber’in pek çok hadisi var, Kur’an-ı Kerim mütemadiyen tabiata bakışa teşvik ediyor. “Yıldızlara bak, yaratılmışlara bak” diyor. İnsanlar evlerinden çıkıp işlerine okullarına giderken acaba her gün yanından geçtikleri başını okşadıkları bir çiçek var mı yollarında, selam verdikleri bir ağaç var mı? Böyle bir farkındalık düzeyinde, varlık algısı içinde mi yaşıyorlar? Her gün gel git, orada bir sürü ağaç çiçek var, kediler köpekler var var. Bence oralara kadar uzanıyor bu algı. Duyarlılık bugün metafizik duyarlılığa ve manevi duyarlılığa denk geliyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla varlığın ve doğanın önemi, irşad ve tebliğin önemli bir içeriği iken, yeşilci çevrecilere bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum.

İlahiyat fakültesini bitirip de mesleğe başlayan, öğretmen ya da din eğitimcisi olarak görev yapan öğrencileriniz okullarda zorluklarla karşılaşıyor mu?

Mezun oluyor öğrencimiz, 2-3 sene sonra bunalıyor, yeni bir öğrenci tipiyle karşılaşıyor, bize ulaşıyorlar, “Hocam şunları soruyorlar, nasıl cevap vereceğim?” Ben diyorum ki, “öncelikle her şeye cevap verme kaygısı içinde olmayın, kalbine ulaşmaya çalışın”. Bilinç duyarlılığına ulaşmaya çalışın. Bunu nasıl yaparsınız; dini temsil eden din öğretmenleri- din görevlileri neyle ilgileniyor, ona bakar insanlar. Sizi gözlemler ve size güvenecek mi güvenmeyecek mi ona karar verir. Siz eğer din adı altında bir eski kitabın falan harfinin böyle olmasından dolayı insanların sakalının örtüsünün böyle olması gibi konular içerisinde dönüp duruyorsanız, insanlar artık ‘din yorgunu’ oluyorlar. O yüzden; din yorgunluğu denilen bir şey oluşturduk, tabiri caizse ‘din pazarı’ oluştu. Özgürleşince, özgürlük istismar edilir oldu, önüne gelen konuşur oldu. Kendisini bir yapıya, bir tarikate, tekkeye, cemaate bağlı gören, bir apartman dairesinde karşısına kamera alan internet kanallarına konuşma yerleştirir oldu. Kendinize dinleyici bulursunuz, yüzlerce insan bulursunuz dinleyecek. Artık günümüzde şeyh olmak kolay bir şey. Ama acaba ticaretten ve duygu sömürüsünden öte geçilebiliyor mu?

O yüzden yerellik ve küresellik ilişkisi, din medeniyet ilişkisi, öncelikli meselelerimiz iken, ekolojik krizin de dünyanın en büyük krizine denk geldiğini düşünüyorum. Şu anda bunu duyanlar okuyanlar için fantezi gibi görünebilir ama krizi oluşturan ara süreçler, gıda sektöründeki, kimya sektörü, enformasyonda ürün ortaya koyan süreçler aynı zamanda zehir saçan süreçler aynı zamanda psikolojimizi bozuyor ve fıtrat duyarlılığı olmayan belli bir efemara insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipi, hakikat arayışı içinde değil, hakikat bilincini kaybetmiş, menfaatperest ve fırsatçı bir kentlilik telaşı içinde. Buradan şu sonuca varıyoruz; bu da din eğitiminin, dini irşadın tebliğin başa çıkmayı öğretmesi gereken bir husus.

İlginizi Çekebilir

Diyarbakır’da 5 terörist etkisiz hale getirildi

Diyarbakır’ın Lice ilçesi kırsalında İl Jandarma Komutanlığınca yürütülen operasyonda 5 terörist etkisiz hale getirildi. İçişleri ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir