Kara, süper, hiper cumalara değil, yerli üretim haftasına ihtiyaç var!

Yerli ve milli üretimin önemi her geçen gün artarken, dünyadaki gelişmeler, Türkiye’nin coğrafyasındaki konumu, bu alanda çok daha fazla çalışmak gerektiğini ortaya koyuyor.  Ayakta kalacaksan ve güçlü bir devlet güçlü bir ülke olacaksan yerli ve milli üretimin gelişmesi, hızla bu yönde adımlar atılması hayati önem taşıyor.

Sadece yerli ve milli üretimi geliştirmek yetmeyecek tabii ki. Yerli ve milli üretimin halk tarafından kabullenilmesi, sahiplenilmesi çok önemli. Bunun içinde gerek TSO’lar, gerek şirketler, gerek kamu ve gerekse esnaf teşkilatlarının adımlar atması gerekiyor.

Örneğin BTSO her yıl tarihi çarşının hareketlenmesi için izin kampanyası düzenliyor. Yine esnaf odalarının farklı faaliyetleri oluyor. Bunların başka bir versiyonunu milli ve yerli üretim için yapmak zor olmasa gerek.

Örneğin yıllardır unuttuğumuz bir “Yerli Malı Haftası” var. O haftayı okullarda hapsetmesek diyorum. Yerli malı haftasının yerli ve milli üretim şenliğine çevirsek. Palavradan süper cumalar, bilmem ne günleri gibi abuk sabuk işlere harcanan enerji yerli ve milli üretim haftası gibi adı başka da olabilir ama yerli ve milli üretim ürünlerin sahne alacağı bir etkinlik çok şık olmaz mı?

Hiç şüphesiz Bursa Ticaret ve Sanayi Odası ve Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Burkay bunu sahiplenip başarıya ulaştıracak güce ve etkinliğe sahiptir. Projeler hazırlanıp bir milli üretim ve yerli tüketim haftası neden olmasın? Çok da şık olur. Duyarlılık tüm seneye sirayet edebilir. Yerli markalar kendilerini tanıtabilme ve anlatabilme imkanı yakalarlar.

Üstelik düzenlenecek bu etkinliklerde eksikler de gözler önüne serilir. Üretimin hangi alanlarda eksik kaldığı, hangi alanların fırsatlar sunduğu da gözle görülür elle tutulur hale gelir. Yerli ve milli üretim kermeslere ve okullardaki yerli malı haftası gibi cılız ve hedefsiz bir durumdan çıkarak ülke ekonomisine değer katacak bir hale gelmez mi?

Bence üzerinde durulmaya değer bir konudur bu ve BTSO’nun öncülüğünde bu girişim Bursa’ya da ülkemize de katkı sağlar.

Hac yolu güvenli mi?

Malum aylardır Suudi Arabistan Devleti’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda katledilen Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti hem Türkiye hem de dünya gündeminde. Suudi Arabistan ve ABD orta oyunu oynamaya devam ederken, bir büyük tehlike de herkesin zihinlerinde. İslam’ın kutsal toprakları, Mekke ve Medine Suudi Arabistan sınırlarında. Kabe’miz orada. Her yıl milyonlarca insan Hac ibadetini yerine getirmek için Suudi Arabistan’a gidiyor.  Ancak son Kaşıkçı olayı da gösterdi ki bu ülkeye gidenlerin can güvenliği yok. Kendi vatandaşını kendi başkonsolosluğunda vahşice katleden bir devlete kimse güvenemez. Türkiye bu noktada bir çıkış yapar mı? Bu güvenlik endişeleri nedeniyle bu seneki Hac’a Türk hacılarını göndermeyerek boykot yolunu seçerek dünyaya bu mesajı verir mi? Verse ne güzel olur. Suudi yönetimine böyle bir tokat atarak diğer İslam ülkelerine de bunun sirayet etmesine yol açar mı? Keşke bu adımı Türkiye atsa. İslam âleminin kutsalı olan Mekke ve Medine’nin yönetimindeki Suudi yönetiminin kendine gelmesi ve haddini bilmesi için böyle bir adım atılsa, bir kez daha Türkiye hem coğrafyamızın hem de İslam’ın sahipsiz olmadığını dünyaya haykırsa, muhteşem olurdu.  Gözümüz kulağımız Reis’te.

Göç İdaresi’nde işler rayına oturuyor

Birkaç gün önce Bursa Göç İdaresi ile ilgili şikâyetleri buradan aktarmıştım. Bu iddiaların muhatabı olan İl Göç İdaresi’nden tarafımıza ulaşan bilgilendirme notunda, kuruma her gün ortalama 2 bin 500 civarında göçmenin başvurduğu iletildi. Her devlet kurumu gibi denetime açık bir kurum olan İl Göç İdaresi’nde önceki dönemlerde yaşanan sıkıntıların büyük oranda ortadan kalktığı ve kurumun her geçen gün daha sağlıklı bir şekilde hizmet vermek için çalıştığı belirtilen bilgi notunda, tüm işlemlerin mevzuatlar çerçevesinde ve tamamen kanun ve kurallara uygun olarak yürütüldüğü ifade edildi. Kuruma başvuran göçmenlerin gereken işlem ve evrakları sağlaması durumunda defaten kuruma gelmelerine gerek olmadığı ve işlemlerinin yapıldığına vurgu yapılırken, ayda 30 bin civarı işlem yapan kurumun fiziki mekan yetersizliği nedeniyle randevu sistemi ile çalıştığı, her gün kuruma binlerce kişinin geldiği ve randevu sistemi işletilmemesi durumunda işin içinden çıkılamayacağı bildirildi. Açıklamada, yine eğer bir yabancının ülkeye çalışmak amacıyla geldiğinin tespit edilmesi durumunda bu kişiye ikamet verilmeyip konsolosluğuna yönlendirildiği de ifade edildi. Sonuç olarak fiziki mekan yetersizliği nedeniyle bir kısım sıkıntıları olan kurum, yakın bir gelecekte yeni yerinde daha sağlıklı hizmet verecek.

İlginizi Çekebilir

Tedaviyi yarım bırakmak kabul edilemez!

Öncelikle sağlık hizmeti paraya tahvil edilebilecek bir hizmet değildir. Doktorluk mesleği de aynı. Bu nedenle ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir