Ahlâkın Küllerinden: Yeniden Doğabilecek Bir İnsanlık..
Yazının Giriş Tarihi: 02.12.2025 13:38
Yazının Güncellenme Tarihi: 02.12.2025 13:39
Bazı duygular vardır ki hayvanlar âleminde karşılığı yoktur; insanı insan yapan o görünmez eşiğin sessiz bekçileridir onlar: ahlâk, utanma, edep, hayâ...
Ne pençeyle kazanılır ne de içgüdüyle korunur; insana verilmiş en narin emanetlerdir. Fakat garip bir çağdan geçiyoruz: Bu emanetlerin değersiz bir metal gibi sokağa savrulduğu, yüzlerin kızarmayı unuttuğu, sözlerin kemiksizleştiği, davranışların da ruhunu yitirdiği bir çağ…
İnsanın hayâsı göz kapakları gibidir: Gerektiğinde kapanır ki, kalbin çıplaklığı korunabilsin.
Bugün ise sanki bu göz kapakları topluca ameliyat masasına yatırılmış gibi; herkes gözlerini ardına kadar açıp hiç utanmıyormuş gibi bakıyor dünyaya. Hatta utanmamayı bir meziyet, hayâsızlığı bir özgürlük, edepsizliği ise “kendini ifade etmek” sanıyor.
Toplum dediğimiz kalabalık, bu duyguları yitirenler yüzünden giderek garip bir pazara dönüyor.
Ahlâkın tartısı bozulmuş; ağır olan hafif gösteriliyor, hafif olan altın diye satılıyor.
Utanma duygusu raflardan tamamen kaldırılmış; “kullanım süresi doldu” diye etiketi sökülmüş.
Edep? Bir köşeye atılmış, kitapların arasında kurumuş bir yaprak gibi.
Hayâ? O en narin çiçek… çiğnenmiş, ezilmiş, kokusu unutulmuş.
Hayâsız bir insanın toplumdaki yansıması aslında kendi bedeninden taşan bir gölgedir:
Konuştuğu söz, gürültüye; davranışı, arsızlığa; varlığı, kirliliğe dönüşür. Çünkü hayâsız insanın bıraktığı en derin iz, yaptığı şeylerden değil, yapmadığı şeylerden anlaşılır: Durmadığı yerden, susmadığı sözden, sakınmadığı bakıştan…
Bu insanlar toplumda dolaşırken, sanki üzerlerinden etiketi düşmüş ürünler gibi; ne amaçları belli, ne sınırları. Üstelik yoklukları bir eksiklik değil; varlıkları bir yorgunluk sebebi.
Hayvan utanmaz, çünkü utanması gereken bir bilinci yoktur.
Ama insan utanmadığında, kendini hayvandan da aşağı çeken bir çukura doğru kayar. Çünkü içinde taşıdığı o yüksek duyguların yok olması, onu “üstün” olmaktan değil, “bozulan” olmaktan sorumlu kılar. Hayvan içgüdüsüyle yaşar; insan ise iç denetimiyle. O denetim çökünce, geriye sadece şekil olarak insan kalır; ki o şeklin içi çoktan boşalmıştır.
Toplum ise bu boşlukla baş etmeye çalışır:
Sözün değeri azalır, gülüşün samimiyeti ölür, ilişkiler yavanlaşır, insanların birbirine bakışı metalik bir soğukluğa bürünür. Hayâsızlığın normalleştiği bir yerde, en büyük ayıp ayıp kavramının unutulmasıdır.
Ve biz farkında olmadan çok kritik bir sorunun eşiğine geliriz:
“Bir toplumun çöktüğü an, binalarının yıkıldığı an mıdır, yoksa insanlarının utanmayı bıraktığı an mıdır?”
Belki de çözüm çok basit: Beklediğimiz büyük reformlar, devasa projeler, parlak sloganlar değil...
Yeniden göz kapaklarımızın varlığını hatırlamak.
Yeniden kızarmayı bir zayıflık değil, insanlığın son savunma hattı olarak görmek.
Edebi bir süs değil, davranışın özü bilmek.
Hayâyı bir yasak değil, bir zarafet olarak taşımak.
Çünkü hayâ, insanın yeryüzünde taşıdığı en görülmez fakat en ağır mücevherdir.
Onu kaybeden, aslında kendini kaybeder.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahmut Celal ÖZMEN (Konuk yazar)
Ahlâkın Küllerinden: Yeniden Doğabilecek Bir İnsanlık..
Bazı duygular vardır ki hayvanlar âleminde karşılığı yoktur; insanı insan yapan o görünmez eşiğin sessiz bekçileridir onlar: ahlâk, utanma, edep, hayâ...
Ne pençeyle kazanılır ne de içgüdüyle korunur; insana verilmiş en narin emanetlerdir. Fakat garip bir çağdan geçiyoruz: Bu emanetlerin değersiz bir metal gibi sokağa savrulduğu, yüzlerin kızarmayı unuttuğu, sözlerin kemiksizleştiği, davranışların da ruhunu yitirdiği bir çağ…
İnsanın hayâsı göz kapakları gibidir: Gerektiğinde kapanır ki, kalbin çıplaklığı korunabilsin.
Bugün ise sanki bu göz kapakları topluca ameliyat masasına yatırılmış gibi; herkes gözlerini ardına kadar açıp hiç utanmıyormuş gibi bakıyor dünyaya. Hatta utanmamayı bir meziyet, hayâsızlığı bir özgürlük, edepsizliği ise “kendini ifade etmek” sanıyor.
Toplum dediğimiz kalabalık, bu duyguları yitirenler yüzünden giderek garip bir pazara dönüyor.
Ahlâkın tartısı bozulmuş; ağır olan hafif gösteriliyor, hafif olan altın diye satılıyor.
Utanma duygusu raflardan tamamen kaldırılmış; “kullanım süresi doldu” diye etiketi sökülmüş.
Edep? Bir köşeye atılmış, kitapların arasında kurumuş bir yaprak gibi.
Hayâ? O en narin çiçek… çiğnenmiş, ezilmiş, kokusu unutulmuş.
Hayâsız bir insanın toplumdaki yansıması aslında kendi bedeninden taşan bir gölgedir:
Konuştuğu söz, gürültüye; davranışı, arsızlığa; varlığı, kirliliğe dönüşür. Çünkü hayâsız insanın bıraktığı en derin iz, yaptığı şeylerden değil, yapmadığı şeylerden anlaşılır: Durmadığı yerden, susmadığı sözden, sakınmadığı bakıştan…
Bu insanlar toplumda dolaşırken, sanki üzerlerinden etiketi düşmüş ürünler gibi; ne amaçları belli, ne sınırları. Üstelik yoklukları bir eksiklik değil; varlıkları bir yorgunluk sebebi.
Hayvan utanmaz, çünkü utanması gereken bir bilinci yoktur.
Ama insan utanmadığında, kendini hayvandan da aşağı çeken bir çukura doğru kayar. Çünkü içinde taşıdığı o yüksek duyguların yok olması, onu “üstün” olmaktan değil, “bozulan” olmaktan sorumlu kılar. Hayvan içgüdüsüyle yaşar; insan ise iç denetimiyle. O denetim çökünce, geriye sadece şekil olarak insan kalır; ki o şeklin içi çoktan boşalmıştır.
Toplum ise bu boşlukla baş etmeye çalışır:
Sözün değeri azalır, gülüşün samimiyeti ölür, ilişkiler yavanlaşır, insanların birbirine bakışı metalik bir soğukluğa bürünür. Hayâsızlığın normalleştiği bir yerde, en büyük ayıp ayıp kavramının unutulmasıdır.
Ve biz farkında olmadan çok kritik bir sorunun eşiğine geliriz:
“Bir toplumun çöktüğü an, binalarının yıkıldığı an mıdır, yoksa insanlarının utanmayı bıraktığı an mıdır?”
Belki de çözüm çok basit: Beklediğimiz büyük reformlar, devasa projeler, parlak sloganlar değil...
Yeniden göz kapaklarımızın varlığını hatırlamak.
Yeniden kızarmayı bir zayıflık değil, insanlığın son savunma hattı olarak görmek.
Edebi bir süs değil, davranışın özü bilmek.
Hayâyı bir yasak değil, bir zarafet olarak taşımak.
Çünkü hayâ, insanın yeryüzünde taşıdığı en görülmez fakat en ağır mücevherdir.
Onu kaybeden, aslında kendini kaybeder.