Bir insan ölür. Önce bir haber düşer ekranlara. Kısa, soğuk, alışıldık bir dille: “Güllü hayatını kaybetti.” Tamam. Haber verilmiştir. Toplum bilgilendirilmiştir. Normal şartlarda burada durulması gerekir. Çünkü ölüm, en azından ilk anda, susmayı hak eder.
Ama durulmaz.
Günlerce, saatlerce, aynı ekranlardan aynı cümleler yankılanır: “Güllü’yü kızı mı öldürdü?” Bir soru… Ama masum bir merak sorusu değil bu; insanı, acıyı ve gerçeği birer malzemeye dönüştüren bir sorgu. Soru soruldukça, cevap aranmaz; daha çok izlenir, daha çok konuşulur, daha çok tüketilir.
Burada gazetecilik bitip başka bir şey başlar. Habercilikten uzak, vicdandan kopuk, reytingle beslenen bir gösteri.
Daha da vahimi, bu gösterinin ciddi bildiğimiz televizyon kanallarında sahnelenmesidir. Hukukun alanına giren, yargının konusu olan bir mesele; savcıların, hâkimlerin, bilirkişilerin işi olması gerekirken, stüdyolarda “konuk” sıfatıyla oturtulan insanların ağzında eğilip bükülür. Herkes hüküm verir. Herkes bilir. Herkes kesin konuşur. Delil yoktur ama kanaat boldur.
Televizyon ekranı, adalet kürsüsüne çevrilmiştir.
Oysa bu bir polisiye meseledir. Ve polisiye meseleler, ekranlarda tartışılarak değil; hukukta soruşturularak aydınlanır. Televizyonun işi yargı dağıtmak değildir. Ama ekran, sınır tanımaz. Çünkü reyting, sınırdan daha değerlidir. Çünkü acı, iyi satılır. Çünkü şüphe, merak uyandırır. Çünkü iftira, gerçeğin önüne geçer.
Asıl soru şudur: Kültüre, sanata, düşünceye, edebiyata bu kadar az vakit ayıran televizyonlar; bir ölümün ardından günlerce aynı soruyu çevirip duruyorsa, neyin peşindedir?
Bir şarkıcının hayatı konuşulmaz. Sanatı konuşulmaz. Sesi, dönemi, bıraktığı iz konuşulmaz. Onun yerine, ölümü didiklenir. Acısı teşhir edilir. Yakınları zan altında bırakılır. Yas, ekran ışıkları altında lime lime edilir.
Bu, yalnızca bir kişinin değil; toplumun vicdanının da ölümüyle ilgilidir.
Televizyon, toplumu besleyen bir mecra olmaktan çıkıp, onu tahrik eden bir arenaya dönüşmüştür. Bilgi vermek yerine kanaat üretir. Anlatmak yerine yönlendirir. Düşündürmek yerine kışkırtır. Ve bütün bunlar olurken “kamuoyunu bilgilendiriyoruz” perdesinin arkasına saklanır.
Oysa kamuoyu, dedikoduyla değil; gerçekle bilgilendirilir. Adalet, tartışma programlarında değil; mahkeme salonlarında tecelli eder. Ve ölüm, reyting uğruna uzatılacak bir malzeme değildir.
Bugün bir şarkıcının ölümü üzerinden yapılan bu yayınlar, yarın herhangi birimizin hayatına uzanabilir. Çünkü ekranın ahlakı çöktüğünde, kimse güvende değildir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Televizyon kanalları ve onları yönetenler, topluma mı hizmet ediyor; yoksa insanın en zayıf anlarını sömüren bir düzene mi?
Cevap, ne yazık ki her akşam ekranlara baktığımızda, gözümüzün içine baka baka veriliyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahmut Celal ÖZMEN (Konuk yazar)
Bir Ölümle Meşgul Edilen Kamuoyu..
Bir insan ölür. Önce bir haber düşer ekranlara. Kısa, soğuk, alışıldık bir dille: “Güllü hayatını kaybetti.” Tamam. Haber verilmiştir. Toplum bilgilendirilmiştir. Normal şartlarda burada durulması gerekir. Çünkü ölüm, en azından ilk anda, susmayı hak eder.
Ama durulmaz.
Günlerce, saatlerce, aynı ekranlardan aynı cümleler yankılanır: “Güllü’yü kızı mı öldürdü?” Bir soru… Ama masum bir merak sorusu değil bu; insanı, acıyı ve gerçeği birer malzemeye dönüştüren bir sorgu. Soru soruldukça, cevap aranmaz; daha çok izlenir, daha çok konuşulur, daha çok tüketilir.
Burada gazetecilik bitip başka bir şey başlar. Habercilikten uzak, vicdandan kopuk, reytingle beslenen bir gösteri.
Daha da vahimi, bu gösterinin ciddi bildiğimiz televizyon kanallarında sahnelenmesidir. Hukukun alanına giren, yargının konusu olan bir mesele; savcıların, hâkimlerin, bilirkişilerin işi olması gerekirken, stüdyolarda “konuk” sıfatıyla oturtulan insanların ağzında eğilip bükülür. Herkes hüküm verir. Herkes bilir. Herkes kesin konuşur. Delil yoktur ama kanaat boldur.
Televizyon ekranı, adalet kürsüsüne çevrilmiştir.
Oysa bu bir polisiye meseledir. Ve polisiye meseleler, ekranlarda tartışılarak değil; hukukta soruşturularak aydınlanır. Televizyonun işi yargı dağıtmak değildir. Ama ekran, sınır tanımaz. Çünkü reyting, sınırdan daha değerlidir. Çünkü acı, iyi satılır. Çünkü şüphe, merak uyandırır. Çünkü iftira, gerçeğin önüne geçer.
Asıl soru şudur:
Kültüre, sanata, düşünceye, edebiyata bu kadar az vakit ayıran televizyonlar; bir ölümün ardından günlerce aynı soruyu çevirip duruyorsa, neyin peşindedir?
Bir şarkıcının hayatı konuşulmaz. Sanatı konuşulmaz. Sesi, dönemi, bıraktığı iz konuşulmaz. Onun yerine, ölümü didiklenir. Acısı teşhir edilir. Yakınları zan altında bırakılır. Yas, ekran ışıkları altında lime lime edilir.
Bu, yalnızca bir kişinin değil; toplumun vicdanının da ölümüyle ilgilidir.
Televizyon, toplumu besleyen bir mecra olmaktan çıkıp, onu tahrik eden bir arenaya dönüşmüştür. Bilgi vermek yerine kanaat üretir. Anlatmak yerine yönlendirir. Düşündürmek yerine kışkırtır. Ve bütün bunlar olurken “kamuoyunu bilgilendiriyoruz” perdesinin arkasına saklanır.
Oysa kamuoyu, dedikoduyla değil; gerçekle bilgilendirilir. Adalet, tartışma programlarında değil; mahkeme salonlarında tecelli eder. Ve ölüm, reyting uğruna uzatılacak bir malzeme değildir.
Bugün bir şarkıcının ölümü üzerinden yapılan bu yayınlar, yarın herhangi birimizin hayatına uzanabilir. Çünkü ekranın ahlakı çöktüğünde, kimse güvende değildir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Televizyon kanalları ve onları yönetenler, topluma mı hizmet ediyor; yoksa insanın en zayıf anlarını sömüren bir düzene mi?
Cevap, ne yazık ki her akşam ekranlara baktığımızda, gözümüzün içine baka baka veriliyor.