Efendisiz Bir İnanç: Kulluk ile Otorite Arasındaki İnce Çizgi
Yazının Giriş Tarihi: 30.12.2025 10:24
Yazının Güncellenme Tarihi: 30.12.2025 10:24
İnsanlık tarihinin en büyük kırılmalarından biri, kulluk kavramının zamanla efendiliğe, rehberliğin tahakküme, örnekliğin otoriteye dönüştürülmesidir. Din, insanı özgürleştirmek için gelir; fakat her çağda birileri onu yeniden zincire vurmanın yollarını arar. Bu zincirin en parlak halkalarından biri de “efendilik” unvanıdır.
Hz. Muhammed’in -onun adı anıldığında gösterilen saygıdan bağımsız olarak- hiçbir zaman “insanların efendisi” olmayı talep etmediği gerçeği, bugün bilinçli biçimde örtülmektedir. Çünkü efendisi olmayan bir din, efendilik taslayanları rahatsız eder. Oysa Kur’an’ın merkezinde ne ruhban sınıfı vardır ne de kutsanmış bir insan hiyerarşisi. Orada yalnızca kul vardır; Allah’a karşı eşit, sorumlu ve doğrudan muhatap olan kul.
“Elçi” kavramı, doğası gereği geçicidir; mesajı taşır, yaşayarak örnek olur ve geri çekilir. Mesajın önüne geçen elçi, artık elçi değildir. Hz. Muhammed’in hayatı, bu hakikatin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, kendisini yüceltmeye çalışanlara karşı mesafe koymuş; abartılı övgüyü, itaatkâr dili, tapınmaya varan saygıyı reddetmiştir. Çünkü biliyordu: Bir peygamberin putlaştırılması, mesajının mezar taşıdır.
Ne var ki tarih, bu reddiyenin sistemli biçimde tersyüz edilmesine tanıklık eder. Önce “efendimiz” denilerek elçi yüceltilir; ardından o yüceliğin mirasçısı olduğunu iddia edenler sahneye çıkar. Böylece vahyin eşitleyici ruhu, bir kast sistemine dönüşür. Tarikat şeyhleri, mezhep vaizleri, cemaat baronları… Hepsi aynı oyunun farklı yüzleri: Önce elçiyi insanüstü bir makama çıkar, sonra o makamın gölgesinde kendi iktidarını inşa et.
Oysa Hz. Muhammed’in kelime-i şehadetteki yeri açıktır ve nettir: “Abdühû ve resûlüh” Önce kul, sonra elçi. Bu sıralama tesadüf değildir; teolojik bir devrimdir. Kulluğu elçiliğinin önüne koyan bir insanın, başkalarına efendilik taslaması mümkün değildir. O, kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olduğunu söyleyerek, bütün kutsal hiyerarşileri yerle bir etmiştir. Bu söz, yalnızca bir tevazu ifadesi değil, aynı zamanda din adına kurulacak bütün iktidar yapılarının reddidir.
Bugün din, en çok da bu cümleden korkanların elinde araçsallaştırılıyor. Çünkü “efendisiz bir inanç”, aracısız bir ilişkiyi zorunlu kılar. Allah ile kul arasına kimseyi sokmaz. Ne şeyhi, ne hocayı, ne vaizi… Rehberlik vardır ama patronluk yoktur. Öğüt vardır ama amirlik yoktur. Örnek vardır ama efendilik yoktur.
Belki de asıl soru şudur: İnsan neden efendi arar? Neden bir başkasının adına düşünmek, onun adına inanmak, onun adına yaşamak ister? Çünkü özgürlük ağır bir yüktür. Sorumluluk ister. Akıl ister. Cesaret ister. Efendi ise rahatlatır; düşünmeyi devreder, vicdanı askıya alır.
Hz. Muhammed’in mirası tam da bu rahatlığı bozan mirastır. O, insanlara bir efendi değil; bir yol gösterdi. Ve o yol, insanı insana kul olmaktan çıkaran bir yoldur.
Bugün bu yolu yeniden hatırlamak, yalnızca dinî değil, ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü dinin efendisi yoktur. Varsa yalnızca kulları vardır. Ve kulluk, kimsenin kimseye efendilik taslamasına izin vermez.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahmut Celal ÖZMEN (Konuk yazar)
Efendisiz Bir İnanç: Kulluk ile Otorite Arasındaki İnce Çizgi
İnsanlık tarihinin en büyük kırılmalarından biri, kulluk kavramının zamanla efendiliğe, rehberliğin tahakküme, örnekliğin otoriteye dönüştürülmesidir. Din, insanı özgürleştirmek için gelir; fakat her çağda birileri onu yeniden zincire vurmanın yollarını arar. Bu zincirin en parlak halkalarından biri de “efendilik” unvanıdır.
Hz. Muhammed’in -onun adı anıldığında gösterilen saygıdan bağımsız olarak- hiçbir zaman “insanların efendisi” olmayı talep etmediği gerçeği, bugün bilinçli biçimde örtülmektedir. Çünkü efendisi olmayan bir din, efendilik taslayanları rahatsız eder. Oysa Kur’an’ın merkezinde ne ruhban sınıfı vardır ne de kutsanmış bir insan hiyerarşisi. Orada yalnızca kul vardır; Allah’a karşı eşit, sorumlu ve doğrudan muhatap olan kul.
“Elçi” kavramı, doğası gereği geçicidir; mesajı taşır, yaşayarak örnek olur ve geri çekilir. Mesajın önüne geçen elçi, artık elçi değildir. Hz. Muhammed’in hayatı, bu hakikatin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, kendisini yüceltmeye çalışanlara karşı mesafe koymuş; abartılı övgüyü, itaatkâr dili, tapınmaya varan saygıyı reddetmiştir. Çünkü biliyordu: Bir peygamberin putlaştırılması, mesajının mezar taşıdır.
Ne var ki tarih, bu reddiyenin sistemli biçimde tersyüz edilmesine tanıklık eder. Önce “efendimiz” denilerek elçi yüceltilir; ardından o yüceliğin mirasçısı olduğunu iddia edenler sahneye çıkar. Böylece vahyin eşitleyici ruhu, bir kast sistemine dönüşür. Tarikat şeyhleri, mezhep vaizleri, cemaat baronları… Hepsi aynı oyunun farklı yüzleri: Önce elçiyi insanüstü bir makama çıkar, sonra o makamın gölgesinde kendi iktidarını inşa et.
Oysa Hz. Muhammed’in kelime-i şehadetteki yeri açıktır ve nettir: “Abdühû ve resûlüh” Önce kul, sonra elçi. Bu sıralama tesadüf değildir; teolojik bir devrimdir. Kulluğu elçiliğinin önüne koyan bir insanın, başkalarına efendilik taslaması mümkün değildir. O, kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olduğunu söyleyerek, bütün kutsal hiyerarşileri yerle bir etmiştir. Bu söz, yalnızca bir tevazu ifadesi değil, aynı zamanda din adına kurulacak bütün iktidar yapılarının reddidir.
Bugün din, en çok da bu cümleden korkanların elinde araçsallaştırılıyor. Çünkü “efendisiz bir inanç”, aracısız bir ilişkiyi zorunlu kılar. Allah ile kul arasına kimseyi sokmaz. Ne şeyhi, ne hocayı, ne vaizi… Rehberlik vardır ama patronluk yoktur. Öğüt vardır ama amirlik yoktur. Örnek vardır ama efendilik yoktur.
Belki de asıl soru şudur: İnsan neden efendi arar? Neden bir başkasının adına düşünmek, onun adına inanmak, onun adına yaşamak ister? Çünkü özgürlük ağır bir yüktür. Sorumluluk ister. Akıl ister. Cesaret ister. Efendi ise rahatlatır; düşünmeyi devreder, vicdanı askıya alır.
Hz. Muhammed’in mirası tam da bu rahatlığı bozan mirastır. O, insanlara bir efendi değil; bir yol gösterdi. Ve o yol, insanı insana kul olmaktan çıkaran bir yoldur.
Bugün bu yolu yeniden hatırlamak, yalnızca dinî değil, ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü dinin efendisi yoktur. Varsa yalnızca kulları vardır. Ve kulluk, kimsenin kimseye efendilik taslamasına izin vermez.