Gün, dolmuşun dar koridorlarında ağır ağır ilerlerken insan kalabalığı, her türlü sesin iç içe geçtiği bir uğultu doğuruyordu. Fakat bazen o uğultunun içinden bir cümle, bir sızı gibi ayrılıp zihne saplanır. İki genç kızın telaşlı konuşması da işte böyle bir anda kulak perdesine değil, insanın içindeki derin bir yere dokunuyordu:
“Ben bu konuyu bilmiyorum… Hoca sorunca ne diyeceğim?”
Söz, bir endişeden çok bir itiraf gibiydi; modern zamanların gençliğinin omzundan düşen görünmez bir yükün çıngırtısı. Çünkü bilmek için değil, yalnızca yaşamak için acele eden bir çağdayız. Kahkahaların arasında hızla tüketilen saatler, renkli saçların ardında saklanan kimlik arayışları, sosyal medyanın parıltılı anlarına sığdırılmaya çalışılan bir hayat… Ve bütün bunların arasında, asıl yapılması gereken şey; öğrenmek, merak etmek, çabaya katlanmak… bir türlü yer bulamıyor kendine.
Elbette genç olmak; gezmek, gülmek, hayata sarılmak hakkıdır. Fakat hakikatin bir tarafı daha vardır: Bilgi emek ister. Bir ömrün sağlam temeli, yalnızca neşenin değil; sorgulamanın, okumanın, anlamaya çalışmanın üstüne kurulur. Kafeteryalarda geçirilen, saç telinin rengine harcanan özen, kimi zaman bir paragrafı anlamaktan, bir problemi çözmekten daha kıymetli görülür hâle gelir. Böyle olunca da bilgi, ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak bir kaynak değil; unutulmuş bir defterin tozlu sayfaları gibi uzaklaşır.
Oysa sınıfta sorulan bir soruya verecek bir cevabın yoksa, hayatın büyük soruları karşısında ne söyleyebilirsin? Akademik bir boşluk, zamanla düşünsel bir çoraklığa dönüşmez mi? Bugün “bu konuyu bilmiyorum” diyen dil, yarın “bu hayatı nasıl yaşayacağımı bilmiyorum” diye sormaz mı kendine?
Belki de asıl mesele, gençliğin neyi yapmayı bildiği değil; neyi yapmaktan kaçındığıdır. Çünkü bilmek emek, emek ise sabır ister. Zamanın hızına kendini kaptıran insan için en ağır yük sabırdır.
Yine de umut tam burada başlar: Bir insan, karşısına dikilen bu sorularla yüzleştiği anda, eksikliğini fark ettiği her yerde yeniden başlayabilir. Bilgi kapıları hiçbir zaman tam kapanmaz; yalnızca içeri girmek için biraz cesaret, biraz gayret ister.
Dolmuş, kalabalığın arasında ağır ağır ilerlerken genç kızın sözleri hâlâ havada asılı duruyordu. Belki kendi kaderini bir anlığına açık eden bu cümle, aslında hepimize söylenmişti. Çünkü hepimiz, hayatın bir yerinde aynı sorunun eşiğine geliriz: “Bilmiyorum… Peki ne yapacağım?”
Cevabı bilenler değil, cevabı arayanlar kurtulur bu hayatta. Ve arayış, daima bilginin kapısından başlar.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahmut Celal ÖZMEN (Konuk yazar)
Eğlence Tam, Eğitim Sonra...
Gün, dolmuşun dar koridorlarında ağır ağır ilerlerken insan kalabalığı, her türlü sesin iç içe geçtiği bir uğultu doğuruyordu. Fakat bazen o uğultunun içinden bir cümle, bir sızı gibi ayrılıp zihne saplanır. İki genç kızın telaşlı konuşması da işte böyle bir anda kulak perdesine değil, insanın içindeki derin bir yere dokunuyordu:
“Ben bu konuyu bilmiyorum… Hoca sorunca ne diyeceğim?”
Söz, bir endişeden çok bir itiraf gibiydi; modern zamanların gençliğinin omzundan düşen görünmez bir yükün çıngırtısı. Çünkü bilmek için değil, yalnızca yaşamak için acele eden bir çağdayız. Kahkahaların arasında hızla tüketilen saatler, renkli saçların ardında saklanan kimlik arayışları, sosyal medyanın parıltılı anlarına sığdırılmaya çalışılan bir hayat… Ve bütün bunların arasında, asıl yapılması gereken şey; öğrenmek, merak etmek, çabaya katlanmak… bir türlü yer bulamıyor kendine.
Elbette genç olmak; gezmek, gülmek, hayata sarılmak hakkıdır. Fakat hakikatin bir tarafı daha vardır: Bilgi emek ister. Bir ömrün sağlam temeli, yalnızca neşenin değil; sorgulamanın, okumanın, anlamaya çalışmanın üstüne kurulur. Kafeteryalarda geçirilen, saç telinin rengine harcanan özen, kimi zaman bir paragrafı anlamaktan, bir problemi çözmekten daha kıymetli görülür hâle gelir. Böyle olunca da bilgi, ihtiyaç duyulduğunda başvurulacak bir kaynak değil; unutulmuş bir defterin tozlu sayfaları gibi uzaklaşır.
Oysa sınıfta sorulan bir soruya verecek bir cevabın yoksa, hayatın büyük soruları karşısında ne söyleyebilirsin? Akademik bir boşluk, zamanla düşünsel bir çoraklığa dönüşmez mi? Bugün “bu konuyu bilmiyorum” diyen dil, yarın “bu hayatı nasıl yaşayacağımı bilmiyorum” diye sormaz mı kendine?
Belki de asıl mesele, gençliğin neyi yapmayı bildiği değil; neyi yapmaktan kaçındığıdır. Çünkü bilmek emek, emek ise sabır ister. Zamanın hızına kendini kaptıran insan için en ağır yük sabırdır.
Yine de umut tam burada başlar: Bir insan, karşısına dikilen bu sorularla yüzleştiği anda, eksikliğini fark ettiği her yerde yeniden başlayabilir. Bilgi kapıları hiçbir zaman tam kapanmaz; yalnızca içeri girmek için biraz cesaret, biraz gayret ister.
Dolmuş, kalabalığın arasında ağır ağır ilerlerken genç kızın sözleri hâlâ havada asılı duruyordu. Belki kendi kaderini bir anlığına açık eden bu cümle, aslında hepimize söylenmişti. Çünkü hepimiz, hayatın bir yerinde aynı sorunun eşiğine geliriz:
“Bilmiyorum… Peki ne yapacağım?”
Cevabı bilenler değil, cevabı arayanlar kurtulur bu hayatta. Ve arayış, daima bilginin kapısından başlar.