Garip bir çağdayız.
Zamanın akışı bile kelimelerin yükünü taşıyamaz olmuş. Her söz, söylenmeden önce yoruluyor; her düşünce, bir kalıba sıkıştırılıp kendi yankısında boğuluyor. İslam adına söylenen onca söz, yazılan onca kitap, açılan binlerce kürsü… Fakat her biri, dinin özünden biraz daha uzak düşüyor sanki. Bu kadar gürültü içinde bir sessizlik büyüyor: Kur’an’ın sesi.
Bu gürültüde kaybolmuşluğa yüzyıllar öncesinden bir yankı gelir:
İkbal, “İslam’ın üstün değerlerini anlatmak istiyorsak, önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemeliyiz,” der.
Abduh, “İslam’da görülen çelişkilerin kaynağı, İslam değil Müslümanlardır,” diye ekler.
Ve Mehmet Akif, içimizi hâlâ titreten o sözü söyler:
“Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam yok demektir. Çünkü Kur’an göklere çekilmiş, yeryüzündeki din onunla ilgisini yitirmiştir.”
Bu cümleler, yalnızca bir çağın değil, her çağın aynasıdır. Çünkü insan, hakikatin yerini alışkanlıklara bıraktığı anda, din artık gökten inen değil, yerden yükselen bir gölgeye dönüşür. Ve biz bugün, o gölgenin altında donmuş bir inancın kalıntıları arasında dolaşıyoruz.
Bir dine değil, dinin suretine inanır olduk.
Bir hakikate değil, hakikat adına konuşanlara teslim olduk.
Kelimeler kutsallaştı, insanlar dokunulmazlaştı, Kur’an ise bir duvar süsü gibi yükseklerde asılı kaldı.
Oysa ilk Müslümanlar -o sade, saf, tertemiz kuşak- bir mezhebin değil, bir kelimenin mensubuydu: Müslüman. Onlar, Kur’an’ın hüküm koymadığı yerde özgürdüler; ama özgürlüklerini Allah’ın rızasından ayırmazlardı. Çünkü bilirlerdi ki, din, insanı esir etmek için değil; insanı insan kılmak için vardır.
Sonra, insanın dini değil; dinin insanı şekillendirdiği bir çağ bitti.
Emevilerle birlikte, otoriteyle karışan dinin rengi bulanıklaştı.
Bir kitap, binlerce kitabın altına gömüldü.
Ve Kur’an’ın berrak sesi, hadislerin, mezheplerin, yorumların, fetvaların arasında yankısını kaybetti.
Bugün “mezhepsiz” demek hakaret, “sorgulayan” demek küfür sayılıyor.
Oysa iman, sorgunun bittiği yerde değil; başladığı yerdedir.
Kur’an, bizi taklide değil, akla çağırır.
Ama biz, aklı “şeytani”, sorguyu “tehlikeli” sayarak, düşünmenin kapılarını kilitledik.
Sonra da o karanlıkta kendi putlarımızı yonttuk: Ebu Hanife, Şafii, Caferi, Şeyh bilmem kim, Dede bilmem kim…
Hepsi birer “insan” iken, biz onları Allah’a ortak kılacak kadar büyüttük.
Kimi rüyasında Allah’ı gördü, kimi peygamberden daha söz sahibi oldu.
Ve Kur’an’ın yanına, Kur’an’a rakip kitaplar koyduk.
Bugün ümmet, birbirine sırtını dönmüş durumda.
Bir yanda mezhep duvarlarının ardına saklanmış Sünniler,
diğer yanda aynı duvarın öteki yüzünde bekleyen Aleviler, Şiiler…
Her biri kendini hakikatin tek sahibi sanıyor.
Oysa Kur’an’ın hakikati, hiçbir tabelanın altına sığmaz.
Çünkü din bir isim değil, bir yöneliştir.
Yönün Allah’a dönükse Müslümansın; değilse, hangi ismi takarsan tak, boş.
Kur’an’ın mucizesi, değişen zamanlara rağmen eskimeyen tek hakikat olmasıdır.
Reform, Allah’ın sözünde değil; insanların yorumlarındadır.
Allah’ın dini değişmez; değişmesi gereken biziz.
Bu yüzden yapılacak şey “dinde reform” değil, dine dönüştür.
Bir arınma, bir silkiniş, bir özle yeniden buluşmadır.
Bugün Diyanet’ten ilahiyata, imam hatiplerden tarikatlara kadar her yer, Sünni-Hanefi öğretilerle doludur. Ama Kur’an’a dayanan bir ilim anlayışı yerine, “fıkıh” adıyla gelenek tekrarlanıyor. Hurafe, bez bağlamak sanılıyor; ama asıl hurafe, Allah’ın kitabını mezheplerin altına koymak değil mi? Bir kadın sesiyle haram sayılırken, bir mezhep imamının sözüyle din belirleniyor.
Ve kimse sormuyor: “Bu hükmün dayanağı Kur’an’da var mı?”
Oysa sormalıyız.
Her sözün, her fetvanın, her geleneğin önüne aynı soruyu koymalıyız: “Bunu Allah mı söyledi, yoksa siz mi?” Kur’an’da olmayan her hüküm, Allah’a atılmış bir iftiradır.
Ve din, iftiranın değil, hakikatin evidir.
Bizi kurtaracak devrim bir fikir değil; bir dönüştür. Kur’an’a dönüş.
İsimleri, etiketleri, mezhep tabelalarını bir kenara bırakıp, sadece Müslüman kalmak.
Tek Allah, tek kitap, tek hakikat etrafında yeniden birleşmek.
İslam’ın özü zaten burada; saf, berrak, sade bir teslimiyette.
Zira dinin düşmanı ateist değil, dini istismar edendir.
Tarihin her döneminde en büyük zulmü, “Allah adına konuşanlar” yaptı.
Ve Allah’ın dinine en büyük ihaneti, “din adamı” kisvesindeki insan yaptı.
Hz. İsa’yı öldürmeye kalkanlar din adamlarıydı.
Bugün Kur’an’ın sesini kısmaya çalışanlar da öyle.
Ama hakikat, susturulamaz.
Çünkü hakikat, Allah’ın sözleridir.
Belki çağımızın en büyük duası şudur:
Rabbim, bizi dini savunurken dinden uzak düşenlerden eyleme.
Bizi Kur’an’ı severken Kur’an’ı unutanlardan eyleme.
Ve bize, kutsal olanın adını değil, anlamını öğret.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mahmut Celal ÖZMEN (Konuk yazar)
Gürültüde Kaybolan Ses: Kur'an
Garip bir çağdayız.
Zamanın akışı bile kelimelerin yükünü taşıyamaz olmuş. Her söz, söylenmeden önce yoruluyor; her düşünce, bir kalıba sıkıştırılıp kendi yankısında boğuluyor. İslam adına söylenen onca söz, yazılan onca kitap, açılan binlerce kürsü… Fakat her biri, dinin özünden biraz daha uzak düşüyor sanki. Bu kadar gürültü içinde bir sessizlik büyüyor: Kur’an’ın sesi.
Bu gürültüde kaybolmuşluğa yüzyıllar öncesinden bir yankı gelir:
İkbal, “İslam’ın üstün değerlerini anlatmak istiyorsak, önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemeliyiz,” der.
Abduh, “İslam’da görülen çelişkilerin kaynağı, İslam değil Müslümanlardır,” diye ekler.
Ve Mehmet Akif, içimizi hâlâ titreten o sözü söyler:
“Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam yok demektir. Çünkü Kur’an göklere çekilmiş, yeryüzündeki din onunla ilgisini yitirmiştir.”
Bu cümleler, yalnızca bir çağın değil, her çağın aynasıdır. Çünkü insan, hakikatin yerini alışkanlıklara bıraktığı anda, din artık gökten inen değil, yerden yükselen bir gölgeye dönüşür. Ve biz bugün, o gölgenin altında donmuş bir inancın kalıntıları arasında dolaşıyoruz.
Bir dine değil, dinin suretine inanır olduk.
Bir hakikate değil, hakikat adına konuşanlara teslim olduk.
Kelimeler kutsallaştı, insanlar dokunulmazlaştı, Kur’an ise bir duvar süsü gibi yükseklerde asılı kaldı.
Oysa ilk Müslümanlar -o sade, saf, tertemiz kuşak- bir mezhebin değil, bir kelimenin mensubuydu: Müslüman. Onlar, Kur’an’ın hüküm koymadığı yerde özgürdüler; ama özgürlüklerini Allah’ın rızasından ayırmazlardı. Çünkü bilirlerdi ki, din, insanı esir etmek için değil; insanı insan kılmak için vardır.
Sonra, insanın dini değil; dinin insanı şekillendirdiği bir çağ bitti.
Emevilerle birlikte, otoriteyle karışan dinin rengi bulanıklaştı.
Bir kitap, binlerce kitabın altına gömüldü.
Ve Kur’an’ın berrak sesi, hadislerin, mezheplerin, yorumların, fetvaların arasında yankısını kaybetti.
Bugün “mezhepsiz” demek hakaret, “sorgulayan” demek küfür sayılıyor.
Oysa iman, sorgunun bittiği yerde değil; başladığı yerdedir.
Kur’an, bizi taklide değil, akla çağırır.
Ama biz, aklı “şeytani”, sorguyu “tehlikeli” sayarak, düşünmenin kapılarını kilitledik.
Sonra da o karanlıkta kendi putlarımızı yonttuk: Ebu Hanife, Şafii, Caferi, Şeyh bilmem kim, Dede bilmem kim…
Hepsi birer “insan” iken, biz onları Allah’a ortak kılacak kadar büyüttük.
Kimi rüyasında Allah’ı gördü, kimi peygamberden daha söz sahibi oldu.
Ve Kur’an’ın yanına, Kur’an’a rakip kitaplar koyduk.
Bugün ümmet, birbirine sırtını dönmüş durumda.
Bir yanda mezhep duvarlarının ardına saklanmış Sünniler,
diğer yanda aynı duvarın öteki yüzünde bekleyen Aleviler, Şiiler…
Her biri kendini hakikatin tek sahibi sanıyor.
Oysa Kur’an’ın hakikati, hiçbir tabelanın altına sığmaz.
Çünkü din bir isim değil, bir yöneliştir.
Yönün Allah’a dönükse Müslümansın; değilse, hangi ismi takarsan tak, boş.
Kur’an’ın mucizesi, değişen zamanlara rağmen eskimeyen tek hakikat olmasıdır.
Reform, Allah’ın sözünde değil; insanların yorumlarındadır.
Allah’ın dini değişmez; değişmesi gereken biziz.
Bu yüzden yapılacak şey “dinde reform” değil, dine dönüştür.
Bir arınma, bir silkiniş, bir özle yeniden buluşmadır.
Bugün Diyanet’ten ilahiyata, imam hatiplerden tarikatlara kadar her yer, Sünni-Hanefi öğretilerle doludur. Ama Kur’an’a dayanan bir ilim anlayışı yerine, “fıkıh” adıyla gelenek tekrarlanıyor. Hurafe, bez bağlamak sanılıyor; ama asıl hurafe, Allah’ın kitabını mezheplerin altına koymak değil mi? Bir kadın sesiyle haram sayılırken, bir mezhep imamının sözüyle din belirleniyor.
Ve kimse sormuyor: “Bu hükmün dayanağı Kur’an’da var mı?”
Oysa sormalıyız.
Her sözün, her fetvanın, her geleneğin önüne aynı soruyu koymalıyız:
“Bunu Allah mı söyledi, yoksa siz mi?”
Kur’an’da olmayan her hüküm, Allah’a atılmış bir iftiradır.
Ve din, iftiranın değil, hakikatin evidir.
Bizi kurtaracak devrim bir fikir değil; bir dönüştür.
Kur’an’a dönüş.
İsimleri, etiketleri, mezhep tabelalarını bir kenara bırakıp, sadece Müslüman kalmak.
Tek Allah, tek kitap, tek hakikat etrafında yeniden birleşmek.
İslam’ın özü zaten burada; saf, berrak, sade bir teslimiyette.
Zira dinin düşmanı ateist değil, dini istismar edendir.
Tarihin her döneminde en büyük zulmü, “Allah adına konuşanlar” yaptı.
Ve Allah’ın dinine en büyük ihaneti, “din adamı” kisvesindeki insan yaptı.
Hz. İsa’yı öldürmeye kalkanlar din adamlarıydı.
Bugün Kur’an’ın sesini kısmaya çalışanlar da öyle.
Ama hakikat, susturulamaz.
Çünkü hakikat, Allah’ın sözleridir.
Belki çağımızın en büyük duası şudur:
Rabbim, bizi dini savunurken dinden uzak düşenlerden eyleme.
Bizi Kur’an’ı severken Kur’an’ı unutanlardan eyleme.
Ve bize, kutsal olanın adını değil, anlamını öğret.