Şahsiyet

Kızıl derililer henüz gözyaşı yoluna revan olmamışlardı o vakit. Binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan kafileler halinde dağlara sürülmelerinden önceydi. Bir sabah daha kuşlar uyanmamışken şef mahko kendi çadırından çıktı ve torunlarının üçü nüde tek tek uyandırdı. Şef mahko nun zaman zaman beyazların etkisinde kalmışlar, şahsiyetlerini unutmuş bunlar dediği torunları çok geçmeden atlarını eğerlemiş ve köyün çıkışında kendilerini bekleyen dedelerinin yanına varmışlardı. Av çok bereketli geçmişti. Torunlar eve dönmeyi beklerken av boyunca hiç konuşmayan dedeleri toparlanın asıl yolculuk şimdi başlıyor dedi. Kuşluk vaktinde biri ak saçlı 4 süvari dağları aşmış ve vadideki ırmağa doğru yol almıştı. Şef mahko ırmağa yaklaştıklarında atından indi. Şef önde torunları arkada ırmağın yanına vardı. Apaçi şefi mahko saygıyla ırmağın yanı başına çömeldi. İki elini de suya sokarak bir süre suyun içinde tuttu ve sonra sudan çıkardığı parmaklarından su damlayan ellerini torunlarına uzattı. Ellerime bakın ve ne gördüğünüzü söyleyin dedi. Torunlarının üçü de şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar önce. En büyük torun konuştu ve bir çift ıslak el dedi. Şef mahko başını ortanca torununa çevirdi. Ortanca torunda gülümsemesini saklamaya çalışarak buruşuk bir çift el diye cevap verdi. Aldığı cevaplardan memnun kalmayan şef en küçük torununa döndü. Bilge bir dedenin elleri dedi en küçük torun. Bir süre daha havada asılı kaldı şef mahko nun elleri ve üç torunun unda gözlerini tek tek yokladı şef mahko nun gözleri. Ellerime iyice bakın ve söyleyin ne görüyorsunuz? Dedi tekrar. Üç torunun üçü de bir süre daha boş gözlerle dedelerinin ellerine baktı ve üçünün de başı öne düştü sonra. Irmağın şırıltısını dinlediler bir süre ve sonra en küçük torun dede en iyisini sen bilirsin dedi. Şef mahko kızgın güneşin altında tamamen kurumuş olan ellerini aşağıya indirdi. Az önce ellerimde ırmak vardı dedi ama siz ırmağı değil ellerimi gördünüz ve ellerimdeki ırmak kızgın güneşin altında kurudu gitti. İşte şahsiyette bu ırmak gibidir bir defa içinden çıktınız mı bir daha sizi kimse görmez ve görseler bile varlığınız güneşin insafına kalmıştır dedi. Şef mahko sözlerini bitirir bitirmez arkasına bile bakmadan yola koyuldu. O en çok sevdiği en küçük torununun bile yüzüne bakmadı. Şef mahko nun en küçük torunu yıllar sonra büyük apaçi savaşçısı geronimo olarak tanınacaktı.

Bu haftaki yazım yine Cemil Meriç’in hayatını anlatan Türkiye’nin ruhu belgeselinden bir alıntı ile başladı.

Şahsiyetin doğuştan sahip olunan değişmez bir yapı olduğunu iddia edenler olduğu gibi sonradan kazanılabileceğini savunan farklı görüşler de bulunmaktadır. Erzurumlu İbrahim hakkı hazretleri insanın doğum tarihinin, saatinin, mevsiminin, adının, ağız, yüz, burun yapısının boy ve kilosunun kısacası her şeyinin insanın şahsiyetinde belirleyici olduğunu söylemektedir Marifet Name isimli meşhur eserinde. Bu teze göre insan istem dışı olarak doğuştan sahip olduklarının bir toplamıdır ve sonradan edindikleri ile bu kişilik özelliklerinin değişmesi mümkün değildir. Modern psikologların bazıları küçük yaştaki bir çocuğun alacağı eğitim ile istenirse hırsız, istenirse sanatçı yapılabileceğini savunan görüşleri de ileri sürmüşlerdir. Bütün bu farklı görüşlerin bence ittifak ettikleri tek nokta ise bizim katranı kaynatsan olur mu şeker ya da kırk yıllık kani olur mu yani şeklinde özetlediğimiz husustur. Bireyler şahsiyetlerini farklı türlerdeki donanımlarla ne şekilde belli bir standarda uygun olsun diye hazırlamak ve o standartlar içerisinde sabit kalmak için uğraşsa da yaşanması muhtemel kriz anlarında her şeyin aslına rücû edeceği inancı istesek de istemesek de zihnimizin bir köşesini, bireysel davranışlarımızın alt yapısını, menfi yâda müspet tutumlarımızı belirlemektedir. Hepimizin gayet iyi bildiği dağ başında evliyalık olmaz marifet şehirde evliya kalabilmektedir menkıbesinde olduğu gibi rahat zamanlarda ve her şey güllük gülistanlıkken görünen yâda göstermeye çabaladığımız yüzümüz aslında olan değil olmak istediğimizdir. Alkışlar, tebrikler, kutlamalar bizi kendimizden geçirerek kontrolü kayıp ettirirlerse kendimiz bile şahsiyetimizin mevcut olan değil olmasını istediğimiz halimizin olduğuna kendimizi inandırırız.

Kısa vadede karlı gibi görünse de bu vaziyet uzun soluk gerektiren süreçlerde hem bize hem de etrafımıza kayıp ettirmeye başlar.

Bize umudunu bağlamış olanlar, emek, zaman, sermaye ve duaları ile bize güvenen insanların hayal kırıklığına uğramasının mesulü, düşman sevindiren, oyunbozan, kadir bilmez gibi insana yakışmayan sıfatlar ile anılmayı hak etmiş oluruz.

Emeksiz yemek peşinde olanlar, ekende yok, biçende yok yiyende ortak olanlar ve hazır sevicilerin bireysel yada toplumsal hayatımızda söz sahibi olduklarını, çalıştığımız yer, yaşadığımız şehir ve ülkede farklı pozisyonlarda inisiyatif gerektiren durumlarla sınandıklarını bir düşünelim. İlk fırsatta sırtını döneceklerin vakti ile en çok güvendiğimiz kişiler olması kusursuz bir hayli sarsacaktır bizleri. Kişisel meseleler için belki bir ölçüde kabul edilip ufak tefek sarsıntılar ile atlatılması mümkün olan bu ve benzeri durumlar olay kişileri aşıp bir ideal, dava, sosyal bir mesele düzeyine dönüştüğünde ise siyasi tarihimizde silinemez bir kara leke olarak yerini almaktan kurtulamıyor. Dönüşüm, değişim hepimiz için olmaz ise olmaz elbette ama geçmişte başrolünde olduğumuz filmin figüranı imiş gibi davranarak bütün suçu takım arkadaşlarımıza atmak, benden sonrası tufan edebiyatı yapmak, iyi olan ne varsa benim, kötü olanlar bana rağmen yapıldı demek herkesten çok iddia sahibine kayıp ettirir bence. Körü körüne bir savunma yâda ret etmek den söz etmiyorum burada. Söz sırası kendine geldiğinde eleştiri yapmak, tepkisini dile getirmek, tavsiyede bulunmak hepimizin en doğal hakkı elimizle, dilimizle, kalbimizle buz etmek zaten dinimizin emri. Yakın dönem siyasi tarihimizde hepimizin bildiği güneş motel hadisesi yaşanmıştı. Sonuç itibarı ile bir anlığına beklenen neticeyi verse bile sonrası öncesinden daha kötü olmuştu. Kem aletle kemâlat olmayacağına göre yöntemleri dönemin şartlarına göre değişiklik gösterse de mantalite değişmedikten sonra aynı uygulamadan farklı sonuçlar beklemek hava alanında vapur beklemekten öteye geçemez bence.

İtibar kayıp etmektense para kayıp etmeyi tercih ederim diyen iş adamını bilmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum ticaret, siyaset, sosyal münasebetlerde de bu mantık geçerli olmalı bence. Halkın nazarında ya hak ederek yâda hasbelkader edindiğimiz saygınlığımıza halel gelmemesi için azami dikkat etmek, temkinli olmak ve polemiklerden kaçınarak söylentiye mahal vermemek için sessiz kalmak daha şık olmaz mı sizcede? Son olarak kime ait olduğunu hatırlamadığım bir söz ile bitirmek istiyorum bu yazıyı. Kişi namı ile işler işi. Namsız bir pula değmezmiş kişi.

 

İlginizi Çekebilir

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ihracatçıya döviz alımında vergi müjdesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Artık ihracatçılarımız döviz alırken binde birlik kambiyo vergisi ödemeyecekler.” dedi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir