SON DAKİKA
Hava Durumu

Suriye'de ne işimiz var? (ı)

Yazının Giriş Tarihi: 05.03.2020 21:48
Yazının Güncellenme Tarihi: 05.03.2020 21:48

Türkiye nihayet Suriye’ye askeri müdahale de bulundu. Şartlara göre belki altı-yedi yıl önce yapması gerekeni Şubat 2020’de yaptı. Suriye’de işgalci Baas idaresi ve suç ortakları İran Rusya orada ki nüfus yapısını değiştiriyorlar. Bu değişiklikte epeyce mesafe aldıkları da bilinmektedir. Çünkü 2011’de Suriye Devrimi başladığında Suriye nüfusu ortalama 24 milyon idi. O nüfusun 4 milyonu Ürdün, 4 milyonu Türkiye, 2 milyon kadarı da Lübnan’a sığındı. Suriye içinde kalan nüfusun da önemli bir bölümü Suriye içinde yer değiştirdi.
Zorla Türkiye’ye gönderilen Suriyeli 4 milyon sığınmacı ile Türkiye’nin mali ve sosyal yapısını önemli ölçüde zorladılar. İran ve Rusya, Türkiye ile yaptıkları anlaşmaları çiğneyerek, güvenli bölge ilan ettikleri İdlib’e Suriye’nin değişik bölgelerinden 4 milyon kadar insanın da toplanmasını temin edip sonra bu 4 milyonu da Türkiye’ye zorla göndermek için aralıksız olarak hastanelere, fırınlara, Pazar yerlerine, okullara, çadırlardan oluşan kamp yerlerine saldırıp İdlib’i de işgal etmeye çalıştılar.
Üçlü anlaşmalara aykırı olarak İdlib’in işgali başlar başlamaz, Türkiye bu duruma müdahale etmeliydi. Ancak etmedi. Yapmayın etmeyin yeni bir insani felakete neden olmayın diye telkinlerde bulundu. Esat ve suç ortakları Rusya ile İran bu iyi niyetli, insani telkinleri dikkate almadı. İdlib’i işgale ve oraya sığınmış olan çaresiz, savunmasız insanları katletmeye devam etti.
Türkiye uzun bir askeri hazırlıktan ve İdlib’e konuşlandırdığı kendi askerleri saldırıya uğrayıp bir gece de 34 şehit verdikten sonra 27 Şubat 2020’de İdlib’de işgalci Baas idaresi çetesine karşı askeri harekat başlattı. Bu harekatın elbette doğrudan Suriye halkıyla ve Türkiye ile ilgili tarafları vardır. Baas çetesinin püskürtülmesi İdlib’de toplanan Suriyelileri koruyacaktır. Kırktan fazla Arap ülkesinin, bütün Suriye’de ve İdlib’de Arapların katledilmesini seyrettikleri bir dönemde Türkiye’nin İdlib’de 4 milyon Arap halkını can pahasına koruma çabası son derece önemlidir. Sadece takdirle, hayranlıkla, saygıyla karşılanması icap eden bir çabadır.
Bir dönem Türkiye’de, “Türk çocuğu artık Arap çöllerinde kanını dökmeyecektir” nidası, doğrudan Arap çölü denen bölgelerin İngilizlere terk edilmesinden başka bir şey değildi. İngiliz siyasetini memnun eden bu tutum, Arap çölleri diyerek Arap ülkelerini, Arapları aşağılayarak yapılmıştı. TSK yüz yıla yakın bir zamandan beri bu anlayışa göre şekillendirilmişti. Kadere bakın ki aynı TSK şimdi İdlib’de hem Türkiye’ye yönelen tehditleri bertaraf ederken hem de Arapları korumak için savaşmaktadır. Bu çok önemli bir değişimdir. TSK’daki bu değişimde CB T. Erdoğan’ın rolü asla inkar edilemez.
Türkiye’de muhalefet çevreleri uzun yıllardan beri Suriyeli düşmanlığı telkin etmektedir. İktidarı, Türkiye’nin imkanlarını Suriyelilere peşkeş çekmekle suçlamaktadır. Şaşılacak olan husus şudur ki muhalefet çevreleri, Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin sorumlusu olarak işgalci Baas çetesini değil doğrudan CB T. Erdoğan’ı görmektedir. Arapların kardeş bilinmesi bu çevrelerin öfkesine yol açmaktadır. Ancak burada gizlenen bir Arap düşmanlığı da olmalıdır. Çünkü, Türkiye, Suriyeli mültecileri kardeş bilerek kapılarını açmamış olsaydı,  sığınmış olan 4 milyonluk Arap nüfusun  önemli bir bölümünü daha işgalci Baas çetesi katletmiş olacaktı diyerek bu katliamı engellediği için CB T. Erdoğan’a düşmanlık etmektedirler. Türkiye’deki Suriyeli mülteciler için çete başı Esat’ı değil CB T. Erdoğan’ı suçlamalarının temelinde bu olmalıdır.
Türkiye 4 milyon Suriyeli mülteci ile dolmuşken ikinci bir 4 milyonluk mülteci ile baş edemez diyerek, İdlib’den gelmesi muhtemel ikinci 4 milyonluk mültecinin, Türkiye’ye gelmesini can pahasına önlemeye çalışan TSK’nın ve CB T. Erdoğan’ın yanında durması icap eden muhalefet çevreleri bizim Suriye’de ne işimiz var pişkinliğini sürdürmektedir.

Türkiye’nin Suriye siyasetini eleştirenler, Suriye olaylarından Baas Diktatörlüğünün sorumluluğunu görmek istemiyorlar. O diktatörlüğün her türlü barbarlık faaliyetleri için İran ve Rusya’nın seferlik halindeki fiili yardımlarını yok sayıyorlar. Suriye’de kalıp mücadele edenleri terörist, Türkiye’ye gelenleri ise ülkesini bırakıp kaçanlar diye aşağılamaktadırlar. Suriyeliler için kala kala, Esat ve çetesinin kendilerini katletmesini sabırla beklemesi kalmaktadır.
Oysa Suriye Devrimi Mart 2011’de başladığında Türkiye-Suriye hükümetlerinin ilişkileri oldukça üst seviyedeydi. Karşılıklı ziyaretler sıkça yapılırdı. Sokak olayları, katliamlar başladığında, Türk hükümeti, ısrarla Esat’ın halka karşı silah kullanmamasını, görüşmeler yoluyla sorunu çözmesini telkin ediyordu. 6 Ağustos 2011’de Dış İşleri Bakanı sıfatı ile Davutoğlu’nun Şam’a giderek Esat ile görüşmesi iki ülke arasındaki ilişkileri de bitirmiş oldu. Çünkü Türkiye ısrarla Suriye halkına karşı silah kullanılmamasını isterken Esat bunun aksini yaparak hemen her şehirde binlerce insanı acımadan katlediyordu.
Günümüzde Türkiye hükümetine, mezhepçi siyaset yaptığı, Baas/Nusayri azınlığına karşı Sünni çoğunluğunun yanında yer aldığını iddia edenler hatırlamalıdır ki 2011’e kadar Türkiye, Suriye arasında önemli bir yakınlık varken Esat diktatörü yine Suriye’nin başındaydı. Türkiye’yi yönetenler, Esat ve avanesinin Nusayri olduğundan habersiz olamazlardı. 2011’e kadar Esat ile olan ilişkilerde mezhepçilik aramayanların bu tarihten sonra olup bitenlere bakmak yerine olayı sadece mezhepçilikle açıklamaya çalışması iyi niyetten yoksun bir tutumdan başka bir şey değildir.
Suriye’de halkın ezici çoğunluğunun Sünni Arap olması, onlar üzerine Nusayri azınlık diktatörlüğünü meşru eder mi? O azınlık diktatörlüğünün katliamlarına yapılan itirazların ise doğrudan mezhepçilikle eş tutulması ancak Sünni Arap çoğunluğa karşı duyulan düşmanlıkla olmalıdır.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.